Hayatta insanı en çok yoran şey; yalnızca adaletsizlik, haksızlık ya da yoksulluk değildir. Asıl yorgunluk, olduğu gibi görünmeyen ya da göründüğü gibi olmayan insanlardan gelir. Sözleriyle demokrasi havarisi kesilen ama gücü eline aldığında otoriterleşenler… Kendi görevini ihmal edip, sorumluluğunu yerine getirenleri acımasızca eleştirenler… Toplumun gidişatına dair hiçbir katkısı olmayan ama sürekli konuşan, yargılayan, dışlayanlar…
Bu insanlar, görünmeyen bir yozlaşmanın mimarlarıdır.
Çoğu insanın ağzında bir “demokrasi” lafıdır gider. Seçim zamanı gelir; özgürlük, eşitlik, çoğulculuk gibi kavramlar bayrak gibi sallanır. Ne zaman ki o kişi koltuğa oturur, ne zaman ki eline azıcık güç geçer, işte o zaman gerçek yüz ortaya çıkar. Demokrat görünür; ama kendisine itiraz eden birini ilk fırsatta susturur. Danışma sözü verir; ama hiçbir görüşü dikkate almaz. Ortak akıl der; fakat hep kendi bildiğini uygular.
Böylece “demokrat” kisvesi altında yeni bir otorite doğar. Adına da “kendi küçük iktidarı” denir.
Bunu yalnızca siyasette değil, eğitimde de sıkça görüyoruz. Okul müdürlüğüne aday olurken “ortak yönetim”, “katılımcılık”, “şeffaflık” diyen insanlar, makamı kazandıklarında adeta küçük bir tirana dönüşür. Öğretmenin fikrine kulak vermez, eleştireni düşman belle r, tek sesli bir düzen kurmaya çalışırlar. Çünkü demokrasi onlar için bir değer değil, vitrin malzemesidir; asıl dertleri güce ulaşmaktır.
Toplumda bir diğer ciddi sorun da, kendi görevini savsaklayıp sorumluluğunu yerine getiren insanlara dil uzatanlardır. Öğretmenler odasında sıkça rastlarız: Derse zamanında girmeyen, yıllardır kendini geliştirmeyen, öğrenciye ulaşmak için çaba göstermeyen biri çıkar; canla başla çalışan bir meslektaşını yerden yere vurur:
“Ne o öyle, kendini göstermek için mi bu kadar uğraşıyorsun?”
Oysa asıl niyet, kendi tembelliğini örtmek için başkasını küçümsemektir.
Bu insanlar çalışana değil, çalışmanın kendisine düşmandır. Çünkü onlar için üretmek değil, konuşmak makbuldür. Gölge etseler yeter sanırlar; ama bununla da yetinmez, güneşi engellemeye kalkarlar.
Bir başka karakter tipi daha vardır ki toplumun her alanında sinsice yayılır: Elini taşın altına koymayan ama eleştirmeye gelince mangalda kül bırakmayanlar…
Okulda, sokakta, sendikada, sosyal medyada hep karşımıza çıkarlar.
“Eğitim sistemi çöktü!” derler; ama kendilerine düşen sorumluluğu yerine getirmezler.
“Ülke nereye gidiyor?” diye sorarlar; fakat kendileri bir adım dahi atmazlar.
Çünkü bu insanlar “güvenli mesafe”den konuşmayı sever. Risk almaz, bedel ödemez, taşın altına elini sokmazlar. Ve ne acıdır ki, en çok onların sesi çıkar.
Toplumda bozulmayı başlatan şey, yalnızca hatalı uygulamalar değildir; asıl yıkım, ikiyüzlü tutumlardan beslenir. Demokrasi diyerek otoriterleşen, çalışmayıp çalışanı eleştiren, yük almadan yapılanı küçümseyen bu anlayış, bir milletin omurgasını yavaş yavaş eğmeye başlar. Oysa sağlam toplum, ancak sağlam bireylerle ayakta durur.
Sözüyle özü bir olan…
Eleştirirken aynaya da bakabilen…
Sadece konuşan değil, taşın altına elini koyan insanlarla…
Gerçek demokratlarla, gerçek emekçilerle, gerçek vicdan sahipleriyle…
Toplumun sesi olmak kolaydır; ama onun yükünü taşımak yürek ister. Bu yazı yalnızca bir eleştiri değil, aynı zamanda bir çağrıdır:
Ya gerçekten inan ve yap;
ya da sessiz kal ve engel olma.
Çünkü bu ülkenin bağıranlara değil; tutarlı olanlara, konuşanlara değil; sorumluluk alanlara ihtiyacı var.
Söylemle eylem arasındaki uçurum kapatılmadıkça, hiçbir değişim gerçek olmayacaktır.
Yorumlar
Kalan Karakter: