Her milletin kendini sorguladığı, geçmişine dönüp baktığı, kim olduğunu hatırladığı günler vardır. Bizim için 10 Kasım, tam da böyle bir gündür. Saat 09.05’te çalan siren, yalnızca bir veda sesi değildir. Aynı zamanda bir çağrıdır: "Kimsin sen? Nereden geldin, nereye gidiyorsun?"
Türk milleti olarak çoğu zaman kendimizi olduğumuzdan küçük gördük. Batı’dan gelen her yeni parıltıya ağzımız açık bakarken, kendi içimizdeki cevheri unuttuk. Oysa bu topraklar, yalnızca bir ülkenin sınırlarını değil, binlerce yıllık bir birikimi taşır.
10 Kasım, sadece Atatürk'ü anma günü değildir. Aynı zamanda onun bize tuttuğu aynaya bakma günüdür. O aynada yalnızca bir liderin yüzü yoktur; bir milletin direnci, iradesi ve onuru vardır.
Kurtuluş Savaşı'nı düşünün… Kuru ekmekle, yalınayakla, her şeyini kaybetmiş bir halk, işgal ordularına karşı nasıl ayağa kalktı? Kadını, çocuğu, yaşlısı, cepheye mermi taşıdı, umut taşıdı. O mücadele, bir milletin kendi varlığına sahip çıkma çığlığıydı.
Peki şimdi ne oldu da bu millet, kendiyle böylesine kavgalı hale geldi? Kendi tarihinden utanır gibi yaşayan, kendi büyüklerini küçümseyen, kendi kahramanlarını unutan bir duruma nasıl geldik?
Cevap basit: Aynaya bakmıyoruz. Kendimize dönüp, “Biz kimdik?” demiyoruz.
Atatürk, milletin aynasıydı. Kendi değerine inanmanın, ilimle yürümenin, birlik olmanın simgesiydi. Onu anlamak demek, "Ben bu milletin bir ferdiyim ve bu millet büyük bir millettir" diyebilmek demektir.
Bugün hâlâ ayakta kalabiliyorsak, çevremiz ateş çemberiyken hâlâ umut kurabiliyorsak, bu milletin içinde hâlâ sönmeyen bir cevher var demektir. Fakat bu cevherin parlaması için önce kendi değerimize inanmamız gerekiyor.
Her 10 Kasım’da olduğu gibi yine saat 09.05’te susacağız. Ama bu kez içimizden geçen cümle şu olsun:
“Biz bu toprakların evladıyız, ve bu millet hiçbir zaman küçük bir millet olmadı.”
Siz aynaya bakınca ne görüyorsunuz: Geçmişine küsen bir kalabalık mı, yoksa geleceği kuracak bir millet mi?
Yorumlar
Kalan Karakter: