İnsan, hayatı çoğu zaman kendi iradesiyle yönettiğini zanneder. Bugün attığı adımların, yaptığı planların, kurduğu hayallerin kendisini istediği yere götüreceğine inanır. Yarın hangi kapıyı çalacağını, kimlerle karşılaşacağını, hangi makamda oturacağını ya da hangi imtihanın içine düşeceğini hesap eder.
Oysa hayat, insanın hesaplarına sığmayacak kadar derin ve gizemlidir.
Çünkü insan ne kadar tedbir alırsa alsın, kaderin önüne geçemez.
‘İnsan, yarın hangi kapının önünde duracağını bilemez.’
Bu cümle, belki de ömrün en yalın ve en gerçek ifadesidir.
Bugün güçlü olan, yarın bir dost eline ihtiyaç duyabilir. Bugün sözü geçen biri, yarın sessizliğin içinde kaybolabilir. Bugün yalnız yürüyen bir insan, yarın kalabalıkların ortasında kendini bulabilir. Bugün alkışlananlar unutulabilir; bugün görmezden gelinenler ise yarın herkesin dikkatle dinlediği kişiler hâline gelebilir.
Çünkü hayat, hiçbir şeyi olduğu yerde bırakmaz.
Her şey değişir.
Mevsimler değişir, insanlar değişir, düşünceler değişir, şartlar değişir. Değişmeyen tek şey, zamanın sessizce akmaya devam etmesidir.
Kum saatine bakıyorum.
Camın içinde usul usul süzülen kum taneleri, bana yalnızca zamanı değil, insan ömrünü hatırlatıyor. Her bir tanecik, geride kalan bir günü, söylenmiş bir sözü, yapılmış bir iyiliği ya da işlenmiş bir hatayı temsil ediyor.
Kimi sessizce akıp gidiyor.
Kimi geride iz bırakıyor.
‘Zaman geçmez; aslında geçen biziz.’
İnsan çoğu zaman sahip olduklarının kalıcı olduğunu düşünür. Makamların, servetin, dostlukların, alkışların, başarıların hep yanında kalacağını sanır. Oysa hayat, insana sahip olduğunu sandığı her şeyin aslında bir emanet olduğunu er ya da geç öğretir.
Bir gün gelir, alkışlar diner.
Telefonlar susar.
Kalabalıklar dağılır.
Ve insan, kendisiyle baş başa kalır.
İşte o an, geriye ne makam kalır ne para ne de gösteriş.
Geriye yalnızca vicdan kalır.
Cemil Meriç’in dediği gibi:
‘Her şey geçer; önemli olan, geçerken sende ne bıraktığıdır.’
Makamlardan, servetten, övgülerden ve kalabalıklardan geriye çoğu zaman sadece hatıralar kalır. Hatırlanacak olan ise ne kadar yükseldiğiniz değil, yükselirken kimi incittiğiniz ya da kime el uzattığınızdır.
Asıl mesele, hayatın bize ne verdiği değildir.
Asıl mesele, verilenler karşısında nasıl bir duruş sergilediğimizdir.
‘Kader, insanın başına gelenler değil; başına gelenler karşısında gösterdiği tavırdır.’
(Epiktetos)
Varlıkta şımarmamak, yoklukta yıkılmamak, güçlüyken adaletten sapmamak, zayıfken onurunu kaybetmemek… İşte insanın gerçek sınavı budur.
Çünkü karakter, rahat günlerde değil, zor zamanlarda ortaya çıkar.
Fırtına çıktığında ağacın kökleri belli olur.
İnsanın da özü, en çok sarsıldığı günlerde görünür.
Bugün bir gönle dokunan insan, yarın hiç ummadığı bir anda bunun karşılığını görür. Bir mazlumun duası, bazen en karanlık anda insanın yolunu aydınlatır.
Ama kırılan kalplerin sessiz ahı da kolay kolay kaybolmaz.
‘Hayat sadece yaşananları değil, yaşatılanları da kaydeder.’Kimi insanlar bunu geç fark eder.
Kimi ise hiç fark edemez.
Oysa hayatın görünmeyen bir defteri vardır. Yapılan her iyilik, söylenen her söz, kırılan her gönül, ertelenen her vicdan muhasebesi o deftere işlenir.
Ve günü geldiğinde insan, kendi satırlarıyla yüzleşir.
Türk atasözünün dediği gibi:
‘Bugün ne ekersen, yarın onu biçersin.’
İnsan bazen bazı kapıların neden kapandığını anlayamaz. Emek verdiği bir işin elinden gitmesini, güvendiği insanların uzaklaşmasını, hiç beklemediği kayıpları kabullenmekte zorlanır.
Oysa kimi kayıplar, yeni başlangıçların habercisidir.
Kimi kapanan kapılar, insanı asıl gitmesi gereken yola yönlendirir.
‘Hayat, bizi istediğimiz yere değil; olmamız gereken yere götürür.’
(Anonim)
Belki de bu yüzden sabretmek, sadece beklemek değildir.
Sabır, insanın Rabbine güvenerek yoluna devam etmesidir.
Beklemek, bazen duanın en sessiz hâlidir.
Ve insan çoğu zaman geciken şeylerin değil, doğru zamanda gelenlerin hayırlı olduğunu sonradan anlar.
Kum saati akmaya devam ediyor.
Her düşen kum tanesi, bize ömrün sınırlı olduğunu hatırlatıyor.
Kibir için zaman yok.
Kin için zaman yok.
Boş gurur için zaman yok.
Ama iyilik için hâlâ zaman var.
Affetmek için zaman var.
Bir gönül almak için zaman var.
Ve en önemlisi, insanın kendisiyle yüzleşmesi için zaman var.
Çünkü bir gün herkes kendi kum saatine bakacak.
Ne kadar zamanı kaldığını değil; o zamana ne sığdırdığını düşünecek.
Ve belki de kendine şu soruyu soracak:
Bugün yaşadığım hayat, yarın karşıma çıktığında yüzümü yere eğdirecek mi?
Yoksa gönül rahatlığıyla başımı kaldırabilecek miyim?
Kum saatinin her tanesi sessizce akarken aslında şu hakikati fısıldıyor:
Bu dünya kimseye kalmaz.
Ne makamlar kalır.
Ne servetler kalır.
Ne de insanın kendisini vazgeçilmez sandığı o geçici düzenler…
Geriye yalnızca güzel bir isim, temiz bir vicdan ve ardında bırakılmış hayır duaları kalır.
O hâlde insan, henüz vakit varken kendine şu soruyu sormalıdır:
Yarın hangi kapının önünde duracağını bilmeyen insan, bugün hangi yüzle yaşıyor? En acısı ise her zaman olduğu gibi : "Hayat, unuttuğunu sandığın her şeyi günü geldiğinde önüne koyar.’
Vesselam...
Garabey
Yorumlar
Kalan Karakter: