Bu günlerin en önde mevzûları "Afrin", 28 Şubat hâdisesi , başörtüsü ve "şey"dir.
Şey'i, yeri geldiğinde söyleyeceğim. Şu anda, Şanlı Türk Ordusu'nun Kahraman Mensupları'nın yürüttüğü Afrin harekâtı da mevzûm değildir. Rabb'im, Kahraman Mehmetçiklerimize güç versin, onları muzaffer etsin!..
Esâsen; 1997'nin 28 Şubat'ında yapılan, bâzılarının "postmodern" diye vasıflandırdığı "darbe", hiç de öyle gizli kapaklı bir hareket değildi. Daha önce de dile getirdiğim gibi, 1970'lere ve hatta daha evveline dayanan, iki tarafın da lâstik gibi çekip çekip, zaman zaman bıraktığı ve nihâyet zulüm hâline getirilen "başörtüsü" mes'elesi, başka sebepler de üretilerek, "darbe"ye dönüştürülme zamanı olarak bugünü seçmiştir.
Fitil konmuş, ateşleme zamanı bugünle çakışmıştır!..
Sonra..darbe'nin moderni, postu mu olurmuş!..
O gün susup pusanlar, kapı arkalarında ben bu işte yokum/yoktum diyenler, bugün, âdeta, ortalıkta lâf satmaktadırlar...Şüphesiz ki, o günler çok kötü ve sözünü ettiğim gibi, zulüm günleridir. Burada, bunlardan, şâhit olduğum sâdece birini nakledeceğim:
YÖK'ün kurulduğu ilk yıllardı. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Atakum Yerleşkesi Eğitim Fakültesi konferans salonunda, bir anma günü panelindeyiz. Kurupelit Yerleşkesi, henüz inşâat hâlnide...
İlk iki sırada beş-on öğretim elemanı oturuyoruz. Öğrenciler, azar azar salona geliyorlar. Tabiî ki, ders zamanı... Hocalar nezâretinde geliyorlar salona. Bu arada, konuşmacılar, sahnede yerini alıyorlar. Oturum yöneticisi, aynı zamanda ortaokul ve lise din dersi kitabı yazarı bir ilâhiyat p(u)rofesörü hanım, eline mikrofonu alıyor ve aynen şöyle diyor:
-Sen, başörtülü, salonu hemen terket!..
Âdeta bir askerî emir verir gibi, "Salonu terket!" diyor. Hem hanım, hem ilâhiyatçı ve hem de, bunca insanın huzurunda söyleniyor bu söz!.. Bu ilâhiyâtçı p(u)rofesörün, Nur Sûresi'nin 31. âyetinden haberi yok muydu acaba?!Ne dersiniz?
Salonun arkasından, "Tak!..Tak!..Tak!.." diye, gittikçe azalıp kaybolan topuk seslerini duyuyorum, o kadar!..
Aradan on-onbeş sene geçti..28 Şubat'a giden yollar döşendi ve..
İş, gelip, bir de imam hatiplerin sayıca azaltılmasına dayandırıldı...Modern veya postmodern!..Hâdise apaçık ve gerçek!..Bu sıkıntılar Türkiye'ye yaşatıldı ve oradan da bugünlere gelindi...Herkes, istediği tahlili yapmakta da elbette ki, serbesttir!..Fakat...
O günlerde de yazdın ve söyledim: Aksayan sadece imam hatipler midir/imam hatipler miydi? dedim. Elbette, bütün okullarımız, üniversitelerimiz de dâhi olmak üzere, ıslah edilecek nice mes'elelerimiz vardı,hâlen de daha fazlası var!..
Kaldı ki, 1987 yılında katıldığım bir sempozyuma sunduğu tebliğimde, üç temel öğretim kurumunun hassas olduğunu, bunların,' öğretmen okulları, askerî liseler ve imam hatipler' olduğunu ifade etmiştim.
Peki; bu düşüncelerle, ben, o gün, 28 Şubat döneminde imam hatiplere yapılan kötü muamelenin ve hücûmun haksız ve yersiz olduğunu söylerken, susup da bugün dilleri çözülenler, bugün , niçin öğretmen okullarının hepsinin kapatılması karşısında konuşmazlar, söyler misiniz? Mezunu olmakla iftihar ettiğim Askerî Liselerimiz ne hâldedirler? Kimin haberi var?
Bu öğretmen okulları kime ne yapmıştır ki, imam hatip okullarının orta kısımları dahi açılıp sayıları artırılırken, bugün, bütün öğretmen okullarının/liselerinin kapılarına kilit vurulmuştur?
Ne kadar acı ve ne kadar üzücüdür ki, bu hususta, öğretmen kuruluşlarının hiçbirinden de bir ses çıkmamaktadır.
Öğretmen yetiştirme dâvâsı bulunmayan bir maarif sistemi çökmüş demektir. Maarifi çöken bir memleketin ise, iyiye gittiğini söyleyebilmem mümkün değildir.
Türkiye, belki elli senedir "başörtü mağduriyetini" tartışılıp dâima ön p(i)lânda tutulurken, fâiz, yalan, liyâkat, riyâ, zinâ, cinâyet...hakkında, sanki bunlardan sakınmak, hâşâ, Allahü teâlânın emri değilmiş gibi bir tavır sergilenmiş, mevzû edilince de, üzerleri hep kapatılmıştır.
Peki; soralım öyleyse: Başörtüsü için hop kalkıp hop oturanlar -ki, biri de, bendim ve benim- meselâ, -en azından- Özgecan hâdisesinde olduğu gibi, yani, hem tecâvüz ve hem de öldürme fiilini gerçekleştiren kişi için, niçin Kur'ân-ı Kerîmde, Bakara Sûresi'nin 178. ve 179 âyetinde emredilen "kısas" hükmünü yani "îdâm"ı uygulamazlar.
O hüküm, meydanlarda, kolları havaya kaldırıp, "Îdâm!..Îdâm!..Îdâm!.." diye bağırmak için midir?
Peki; 26 Eylül 2004'te kanunlaşan ve 12 Ekim 2004 târihinde de Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 'şey'i yâni zinâyı suç olmaktan çıkaran kanun neyin nesi idi? Bu mes'elede de niçin susuldu?
Başlıktaki 'şey', işte bu 'şey'dir ki, -inkâr etmeden- başörtüsünün günah olduğunu kabul ettikleri hâlde örtünmeyenleri kastederek, "Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır ya da kiralıktır" demek hangi idrâksizliğin mahsulüdür?
Ne yazık ki, bu sözlerin de üzeri örtüldü!..Ve herhâlde, ilgililerince, müthiş bir teşbih (!) olarak da kabûl gördü!..Bilemem!..
Öyleyse soralım: Peki, "perdesiz" dedikleri "ev"in pencerelerine perde çekerlerken, kapı'nın açık bırakılmasına niçin izin verildi?
Peygamber Efendimiz'in; "Haksızlık karısında susan dilsiz şeytândır" mübârek sözleri elbette ki, her zaman dilimi için geçerlidir.
O günlerde değil; 28 Şubat için, bugünlerde, bu kadar ter dökenler, acaba diyorum, kasten bir cana kıyanlar, fâiz, yalancılık, adam kayırma veya "zinâ" için, "kısas"ı uygulamayı, bunun binde biri kadar ter dökmek değil, zihinlerinden geçirip emek harcamışlar mıdır?
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın: "AB istedi zinâ yasağını kaldırdık, yanlış yaptık" (Basın. 20 Şubat 2018) demesi, hangi hakîkati ortadan kaldırır.
2004'ten 2018'e kaç yıl geçti? "Perdesiz ev" benzetmesi yapanlar, zinânın serbest bırakılması hâlinde ne yapmışlardır?
Başbakan Yardımcısi Recep Akdağ, "çocuk istismarı" hususundaki çalışmalarla ilgili olarak şunları söylüyor: "Böyle kötü bir fiili işlemiş sonra da yavrumuzun hayatına kıymış birisi için doğrusu ağırlaştırılmış müebbet düşünüyoruz." (Basın: 28 Şubat 2018)
28 Şubat 1997'den, 28 Şubat 2018'e katettiğimiz mesâfe (!) budur!..
Devlet selâhiyetlilerinden naklettiğim cümleleri -lütfen- tekrar tekrar okuyunuz...
ABD dâhil, dünyada 74 ülkede îdâm cezâsı bulunmaktadır. Senin mübârek dînin ise, sana, bunu emrettiği hâlde yapmıyorsun fakat o (Amerika) yapıyor!..
Hani, AB, bize lâf geçiremezdi!..
Şu istismâr mes'elesine getirilmek istenen çözüme bakar mısınız??!!!
Hem "Böyle bir kötü fiil" işlenecek; "sonra da", o mağdurun "hayatına kıyılacak" yani öldürülecek, bunu yapan kişi de, "doğrusu ağırlaştırılmış müebbet" cezâsı alacak!!! Öyle mi??
Rabb'im, "Yalnızca sana ibadet eder ve yalnızca senden yardım dilerim".
Aklıma mukayyet ol!..