"Gönül bağı"gibi başka bir bağ var mıdır bilemiyorum!..Tabiî ki, bu tâbir, hangi lisanda bizdeki kadar şümûllü
ve ihâta edicidir o da ayrı!..
İşte, bu gönül bağıyla irtibatlı bulunduğum bir gönül dostunu ebedî âleme uğurlamanın üzüntüsünü yaşıyorum.
Romancı, araştırmacı, gazeteci Mehmet Niyazi Özdemir'i 11 Mayıs 2018 târihide kaybettik.
12 Mayıs 2018'de de, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakütesi Câmisi'nde kılınan öğle namazını müteakip Karacaahmet
Mezarlığı'na defnedildi.
Dost kalemlerin ardından yazmanın zorluğunu çok iyi bilenlerdenim. Hele de bu kişi, Türk edebiyatı ve fikir
dünyasına mükemmel eserler sunmuş, üstün millî ve mânevî şuûrla tezyîn edilmiş ise, bu daha da önem arzediyor.
1976 yılında Almanya'da tamamladığı doktora tezi "Türk Devletlerinde Temel Hürriyetler" başlığını taşıyordu.
Ardından; "Varolmak Kavgası, Çağımızın Âşıkları, Ölüm Daha Güzeldi (1982 Millî Kültür Vakfı
Roman Ödülü), Yazılmamış Destanlar, İki Dünya Arasında, Çanakkale Mahşeri (1998 Türkiye yazarlar Birliği Roman Ödülü),
Plevne adlı romanları;Bayram Hediyesi adlı hikâye kitabı; "İslâm Devlet Felsefesi, Türk Devlet Felsefesi, Medeniyet
Ülkesini Arıyor" adlı araştırma eserleriyle kültürel makalelerini topladığı Türkiye'nin Meseleleri-1 ve Türkiye'nin
Meseleleri-2 adlı eserleriyle fikir dünyâmızı ışıklandırıyor. Türk gençliğine yeni bakış sahaları açıyor, târihî
hakîkatleri özüne inerek takdîm ediyor.
Mehmet Niyazi Bey'le, konferans vermek için geldiği Samsun'da iki defa karşılaştık. Birincide, ayak üstü sohbetimiz
oldu. İkincisi; Samsun Endülüs Kitabevi'ndeydi ve Çanakkale Mahşeri kitabı hakkında istişârede bulunmuştuk.
Bu karşılaşmamızı, Samsun'da yayınlanan Olay Gazetesi'nin 21-22-23 Mart 2012 tarihli nüshalarının sekizinci
sayfasında kaleme aldığım "Bir Kültür'ün Romanı: Çanakkale Mahşeri" başlıklı yazımda şöyle nakletmiştim:
"Çanakkale Mahşeri; Mehmed Niyazi Özdemir'in, ilk baskısı 1998'de yapılan romanının adıdır. Eserin baskı sayısı,
elliye yaklaşmıştır; ve ben, ancak Mart 2007 baskısını okuyabildim.
Mehmed Niyazi Bey ile, bundan birkaç yıl önce Çanakkale mevzûlu bir konferans için geldiği Samsun'da tanışmıştık.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Öğretim Üyelerinden, kıymetli dostum Prof. Dr. Nazmi Polat Bey, kendilerine, hakkımda ne
demişlerse, ilk tokalaşmamızda, beni, ziyâdesiyle bahtiyar eden muhabbete muhatap olmuştum. Ameliyattan yeni çıktığı
hâlde, verdiği konferansta, dinleyen herkese, Çanakkale'de cereyân eden o dehşetli günlerin hâtıralarını âdetâ birebir
yaşatmış; ve, yer yer üzüntüden, zaman zaman da iftiharla gözlerimiz dolarak yüreklerimizi genişletmişti.
Bu konferanstan sonra, 2011 yılının Mayıs ayında, Çanakkale Savaşları'nın cereyân ettiği mekânları görmem nasip oldu;
aynı üzüntü ve iftihar gözyaşlarıyla, her adım başı Fâtihalar okuyarak o mübârek mekânları ziyâret ettik.
Çanakkale Savaşları hakkında birkaç ilmî eser okumuştum. Ancak; gezip görünce; aklıma, hep, Mehmed Niyazi Bey'in
anlattıkları geldi; ve, "Çanakkale Mahşeri"ni âcilen okumam gerektiğini düşünerek, o yaz, onu aldım ve hemen okudum.
2011'in Ağustos ayıydı. Kitabı okumayı henüz bitirmemiştim ki, târihçi bir arkadaşımla telefonda hâl-hatır sorarken,
Çanakkale Mahşeri'ni okumakta olduğumu kendisine söyledim.
- Onu, daha yeni mi okuyorsun? dedi. Ben, onu okuyalı seneler oldu!
- Ancak fırsat bulabildim, dedim. Bu kitap; Çanakkale Savaşları'nı gözümün önüne serdi.
Hemen hemen her mevzûda benim gibi düşünen bu arkadaşım, bu sözümden pek memnn olmamıştı ki:
-Ben, pek beğenmedim! dedi. Her şeyi karmakarışık anlatmış; konular birbirine girmiş!
(...)
Eser; târihî hakikatlerle de tamamen örtüşmektedir: Zîrâ; bu, Osmanlı Cihân Devleti nezdinde, Müslüman Türk'ü
topyekûn "imhâ" savaşıydı ve karşı cephenin bütün hazırlıkları buna göre p(i)lânlanmıştı.
Yâni; eser, tamamen târihî gerçeklere sâdık kalınarak, mes'eleye taraf olduğu cihetten bakmak değil;
tam orta yerinden yâni "objektif olarak" bakan realist/gerçekçi bir yazarın romanıdır.
Esere bir başka açıdan baktığımız zaman; yazılan hâdiseler karşısında, yazarın "ispat edemeyeceği" hiçbir mes'elenin
olmadığını görürüz.
Bu demektir ki; şahıslar/ kahramanlar/tipler gerçektir; mekân/yer/coğrafya gerçektir; zaman/târih gerçektir ve bu üç
ana unsurun teşekkül ettirdiği zeminde cereyân eden "hâdise(ler)" de gerçektir. Bu mâcerâ; bir milleti "imhâ p(i)lânı"
ise, roman da, ister istemez bir "kültürün romanı" olur.
Tabiî ki, sâdece bu değil. Zîrâ; romancı, muarız olay kahramanlarını dahi, bütün temel/ana kahramanları/şahısları, iç-dış yâni fizikî-p(i)sikolojik tahlillerle gözler önüne sermiş, gerçeklerle "kök'e" inmesini bilmiştir.
Bir yanda, Hıristiyan milletlerden ve sömürgelerinden meydana gelmiş ordular; diğer yanda, târihi boyunca bu Hıristiyan
topluluklarla kültür mücâdelesinde öncülükle kendini vazîfelendirmiş Müslüman Türk Milleti; ikisi de "şuûraltı"
faaliyetlerinin de ortaya koyduğu tarihî derinliklerin izini sürerek mücâdele etmektedirler. Yazarın "kök'e" inmesi
budur.
Bu, kuvvet eline geçtiği zaman, bir medeniyetin/tahakkümcü Hıristiyan medeniyetinin diğerini yerle bir etmeye
çalışmasıdır. Halbuki, medeniyet(ler), insanlığın refah ve huzur içinde yaşamasını sağlamak için değil midir(ler)?
Demek ki, değilmiş!..
Meselâ; romandaki "Oğuz Amca kimdir?"
Bu, hakikat olmasa bile, O'nun, târihî bir gerçeğin, bir "ölüm-kalım mücâdelesi"nin, hattâ, yeniden ayağa kalkış
hareketin ortasında bulunması "Oğuz Han"ı çağrıştırarak "gönülde ve zihinde" bir "buluşmayı" sağlamıyor mu? İşte;
bir târihî romanda "irtibat kurma" hassasiyetinin "güne ve geleceğe" taşınmasındaki muhteşem zarâfet.
Diğer taraftan; savaşa gönüllü olarak katılan İngiliz şâir Rubert Brook da, temsil ettiği medeniyet(!) cephesinden bir
"sembôl" vazifesi görüyor.
Şimdi roman'ın unsurlarına bir göz atalım:
a) Zaman/târih/yıl: 1915'tir. Anadolu; bir uçta Çanakkale, bir uçta Kafkasya, bir yanda Suriye-Filistin cepheleri...
dört bir cihetten kaynıyor/yanıyordu.
b) Mekân/yer/coğrafya: İçi ve çepeçevre dışıyla Gelibolu Yarımadası. Çanakkale Boğazı, Saros Körfezi, Ege sâhili.
c) Kişiler/kahramanlar/tipler: Bunlar, o kadar çok ki, ancak usta bir romancı bu kadar çok olay kahramanıyla romanını
sürdürebilir..."
Bu yazım üzerine, Mehmet Niyazi Bey, Zaman Gazetesi'nin 11 Haziran 2012 tarihli nüshasında "Tarihî Roman"
başlıklı yazısında şu mukabelede bulunuyordu:
"Saygıdeğer M. Halistin Kukul'u uzun yıllardan beri yazı ve şiirlerinden tanıyorum.
Samsun'da karşılaştık; sağ olsunlar "Çanakkale Mahşeri" romanımızı lütfedip okumuşlar. Birkaç cümledeki anlamın daha güzel
nasıl ifade edilebileceğini belirten notlarını verdiler. İncelik gösterip kitabımız hakkında yayımladığı makalelerinde bu
eleştirilere yer vermemişler. Ümit ederim ki övgülerine lâyık olurum.
Romandaki Oğuz Amca'nın, ölüm dirim savaşımızda Oğuz Han'ı çağrıştıran bir kahraman olarak esere konmasını bir zarafet
şeklinde değerlendiren Kukul, onu şöyle yorumluyor: "...Gerek savaş içindeki ve gerekse savaş dışındaki irtibatlarıyla,
Anadolu insanını temsil eden çok mühim bir mevkidedir. Onun gerçek biri olup olmadığı da, o kadar önemli değildir. Çünkü;
'Oğuz' vardır ve ona burada 'Oğuz Dede, Oğuz Ata, Oğuz Baba' denmesi mümkün değildir. Belki ona 'Oğuz Dayı' denebilirdi,
zira yine tekrar ediyorum gerçekte olmasa bile, tarihi bir kültür unsuru olarak, ona 'Oğuz Amca' denmesinden daha tabii
bir şey olamazdı."
Bir edebiyatçı, bir sosyal bilimci tarihi bir kahramanı çağrıştıran romandaki figürü işte böyle değerlendirir.
Yalnız bu konuda eskilerin tabiriyle "tevafuk" söz konusudur. "Oğuz Amca" gerçek bir kahramandır; işin bir başka
ilginç tarafı da Erzincan'ın Kemah ilçesinin "Oğuz köyü"nden olmasıdır. Babası savaşlardan çok yılmış olmalı ki gençliğini
ve tecrübesizliğini yenmiş olarak askere gitmesi için oğlunu yirmi yaş küçük yazdırmıştır. Oğuz Amca'yı biz Çanakkale'de
44 yaşında, 26. Alay'ın III. Taburu'nda görüyoruz. Tabur kumandanı Mahmut Sabri Bey'dir."
Mehmet Niyazi Bey bir tevâzû numûnesiydi. Rahatsızlıklarına rağmen, faydalı olabilmek için vargücüyle çalışırdı.
Hazîne değerinde eserler bırakarak aramızdan ayrıldı.
İnanıyorum ki, yazdığı mükemmel eserler ve söylediği güzel sözler âhiret sermayesi olacaktır.
Mekânı cennet olsun!..