Gözü, kulağı, beyni, idrâki, hâfızası...olduğu gibi, şehirlerin dili de olur. Şehirler de ağlar, sızlar, güler, sarsılır, didinir, kükrer, şahlanır, konuşurlar.
Yukarıdan bakınca, koskoca gökkubbe altında küçücüktürler ammâ, yakınlarından / yanıbaşlarından / içlerinden temâşâ edildiklerinde, herbirinin birer farklı rûh taşıdıkları, bir ömür sürmekte oldukları, canlı-diri, zaman zaman pörsümüş çehreli fakat yer yer de makyajlı oldukları gözden kaçmaz.
İster, İstanbul deyin, New York deyin, Paris deyin, Moskova, Pekin, Bakü, Bağdat, Kosova, Üsküp, Urumçi, Londra...deyin, hep böyledir!..
Şu da var ki; şehirleri şehir yapan ve müşterek şuûr hâline getiren, mîmârları, hattâtları, mûsikî-şinâsları/müzisyenleri, edibleri , şâirleri, âlimleri, ârifleri, gaazileri, şehitleri velhâsılı kahramanlarıdır.
Kadını-erkeği, çocuğu ihtiyarı, sağlamı sakatı, çarıklısı, pazarcısı, kavuklusu...bundan hisse alır.
Câmiler, hanlar, hamamlar, çeşmeler, saraylar, türbeler, kütüphâneler, müzeler, saat kuleleri, köprüler, mezarlıklar, kümbetler...veya kiliseler, havralar şehirlerin dilidirler.
Ve yine, halaylar, horonlar, barlar, çaydaçıralar...şehirlerin dilidirler!..Bir çınar ağacı, bir çiçek bahçesi, bir koruluk veya ormanlık, bir volkanik tepe ve onun üzerinde, yıldızlarla fıkırdaşan/fısıldaşan tenhâda bir göl...birer lisandır. Gökkuşağı da öyledir, güneşin ve ayın doğuşu batışı da!..
Şehirleri şehir yapan, bakırcıları, kuyumcuları, tesbihçileri, yüzükçüleri, çinicileri, boncukçuları, nalburları, semercileri, kalaycıları, sahlepçileri, limonatacıları, pidecileri, lâhmacuncuları...vardır!..
Benim sesimle haykırış olur türküler, eğilmez dağlara...Benim sesimle kükreyiş olur, marşlar, şarkılar engin denizlere...
Benim huşûm ile yakılır âvîzeler; gün doğarken ilâhîlerimle şavkır gönüllerde ışıklar...Şehirler, minârelerden okunan ezânlarla, zamanı, hakîkatine kavuşturur...
Kaç yüz, kaç bin çeşit şehir dili vardır ki, zaman havuzundan dur- durak bilmeden fışkırarak, bugünün kıskançlığına inat, insanlığa ibret verir, huzur aşılar, aşk ikrâm eder!..
Şehirler; orada yaşamış olan ve yaşayan insanların aynasıdır. Bütün hâl-tavır, p(i)sikoloji, inanç ve estetik, bir müşterek idrâk ve rûhla bütünleşir. Şehre, ne kadar ihtimam gösterir ve saygı duyarsak, o da, bize, güler yüzünü aksettirir.
Tanpınar'ın 'Beş Şehir' adlı şaheserindeki 'İstanbul' başlıklı bölümden, mevzûma bir örnek olması bakımından, uzunca bir parça nakledeceğim. Tanpınar, şöyle diyor: "Her büyük şehir nesilden nesile değişir. Fakat İstanbul başka türü değişti. Her nesilden bir Paris'li, bir Londra'lı, doğduğu yaşadığı şehrin otuz kırk yıl önceki halini, yadırgadığı bir yığın yeni âdet, eğlence tarzı, mimarî üslûbu yüzünden hüzün duyarak hatırlar.
Baudelaire en güzel şiirlerinden birinde "Eski Paris artık yok, ne yazık, bir şehrin şekli bir fâninin kalbinden daha çabuk değişiyor" diyerek, galiba bütün Fransız şiiri boyunca bir iki şairinden biri olduğu Paris'in değişmesine döğünür.
Birinci Dünya Harbi'nden sonraki Fransız nesrinde hemen on yıl önceki Paris'in hasreti belli başlı bir temadır.
İstanbul böyle değişmedi. 1908 ile 1923 arasındaki onbeş yılda o eski hüviyetinden tamamıyle çıktı. Meşrutiyet inkılâbı, üç büyük muharebe, birbiri üstüne bir yığın küçük, büyük yangın, malî buhranlar, imparatorluğun tasfiyesi, yüzyıldır eşiğinde başımızı kaşıyarak durduğumuz bir medeniyeti nihayet 1923'te olduğu gibi kabûlenmemiz onun eski halini tamamiyle giderdi.
1908'den önce bütün cenup Akdeniz'in bir İslâm çevresinde zevk, sanat içinde yaşamak isteyen zenginleri İstanbul'a gelirlerdi. Rumeli ve Arabistan vilâyetlerinin zengin çitlikleri, büyük, verimli toprakları, Çamlıca'nın, Boğaziçi'nin sonraları Kadıköy ve daha ileri taraflarının köşklerini, yalılarını beslerdi. Büyük bahçe ve korularını yeşertirdi. Yangınlar yüzünden otuz kırk senede bir şehrin yeni baştan yapılmasını temin eden şey bu servetti. Bilhassa Tanzimat'tan sonraki devirde bu akın daha artmıştı. Hele nispeten Avrupa usulleri ile istismar edilen Mısır'ın servetinin mühim bir kısmı Abdülmecid, Abdülaziz ve Abdülhamid devirlerinde İstanbul'a akıyordu ve bu yalılar, bu köşkler, şehir içindeki konaklarla beraber, henüz çok yerli bir zevk, hattâ müstebit denilebilecek bir örfle çarşıya, asıl şehrin temelini kuran yerli esnafa bağlıydı." (Bknz. Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1972, Sf. 145-147)
"Eski İstanbul bir terkipti. Bu terkip, küçük büyük, mânalı mânasız, eski yeni, yerli yabancı, güzel çirkin - hattâ bugün için bayağı - bir yığın unsurun birbiriyle kaynaşmasından doğmuştu." (Bknz: a.,g.,e., Sf. 150)
"Beş Şehir"in, ilk defa, 1946 yılında yayınlandığı da düşünülmelidir. Ele aldığımız numûne şehir İstanbul, Tanpınar'ın dile getirdiği zamana göre nerededir, diye de düşünmek gerekir. Kaldı ki, Tanpınar, 25 Eylül 1960 tarihli basımına yazdığı ÖNSÖZ'e şu cümle ile başlar: "Beş Şehir'in asıl konusu hayatımızda kaybolan şeylerin ardından duyulan üzüntü ile yeniye karşı beslenen iştiyaktır. " (Sf. lll)
Bugün, İstanbul, kaç milyon nüfûsa ulaşmıştır ve ifadeye çalıştığımız mânâda, 'şehirlerimizin dili' hangi durumdadır. "Kaybolan şeyler"e yâni mâzîye "üzüntü" var mıdır, ne derecededir? Peki, "yeniye...iştiyak" yâni geleceğe 'hasret' adlı bir ülkü var mıdır, ne derecededir?
En başta tahrip edilen lisanımız, mûsıkîmiz, mîmârimiz...mâzî ile irtibatımızın ne kadar zayıf olduğunun alâmetidir? Onlardaki mâzî râyihası, gözümden, kulağımdan gönlüme, bir tat nakşeder!..
Şehirlerin, bırakınız mîmârî tasarımlarını, mânevî edâlarının sürdürülebilir olduğundan da büyük endîşelerim vardır. Târihî eserlerin tâmirlerinde, büyük kayıplar yaşamaktayız.
Âilelerin ve komşuların birbirlerinden kopuk olduğu kule kule binalar, hangi geleceğin 'iştiyâk"ı olmaktadır. Köyleşmeye doğru itilen şehirlerimiz, sâdece binalaşmayı şehirleşme olarak görmektedir. Kalabalıklaşma, asla şehirleşme değildir.
Gürültüyle bütünleşen kalabalıklaşma, bunamanın işâretinden başka nedir?
Çocukken, bilhassa Ramazanlarda, babam, iftar sofrasının başına oturur ve derdi ki: " Gidin bakın top sesi hangi taraftan gelecek...Ezân hangi minârede daha erken okunacak?"
Biz de, can kulağı ile, ramazan topunu duymaya, ezânı işitmeye çalışırdık. Müezzin şerefeye çıkınca da, tamam, derdik, ezân okunacak ve top da patlayacak. İçeri seslenirdik: "Müezzin, minâreye çıktı!"
Şimdilerde, minâreye çıkan bir müezzin gördünüz mü? Demek ki, şerefelerdeki ezânın sesini, yâni şehirlere ve tabîî ki köylere de mahsus, kimseyi yormayan, kimsenin kulağını tırmalamayan o sâde/yalın/zarîf dili 'kesmiş"ler ...Ammâ, aynı zamanda, bu dil öylesine uzatılmış ki, onun yerine, taa bilmem nerelere kadar ses ulaştıran bir değil birkaç hoparlör yerleştirmişlerdir. İyi mi etmişler? Asla ve kat'iyyen!..
Muhakkaktır ki, şehirlerde, bir de 'tabîat dili' vardır. Tabîat; târîfsiz takdîmleriyle, Allahü teâlânın insana bir lütfu, bir ikrâmıdır. Buna da, bir yabancı ilim insanının kaleminden ve yine İstanbul'dan bir örnek vereceğim:
Ord. Prof. Dr. Anna Masala'nın "Türkiye'ye Aşk Mektuplarım"ında ifade ettiği gibi; "İstanbul'un güzel olmak için süslenmeye ihtiyacı yoktur, Boğaz, Haliç ve Marmara Denizi üzerinde kurulmuş olan yedi tepeli İstanbul'un tabiatı inanılmazdır. Binlerce yıllık tarih ve Osmanlı mimarisi, durmayan bir şehir gelişmesi bu şehrin tacı ve süsüdür ama zaten daha fazla bir süs isteyecek olursa da Topkapı Sarayı'nın kapılarını açmak yeterlidir. Şimdiki Topkapı Sarayı'nda, köşklerden, bahçelerden, sultanların giysilerinden, çeşmelerden, silah koleksiyonlarından, seramik ve porselenlerden, el yazmaları ve minyatürlerden başka binbir gece masallarındaki hayalleri solda sıfır bırakacak zenginlikte mücevherler bulunmaktadır. Bunlar müzenin hazine salonlarında Bab-ı Saadet kapısından sonra sarayın iç taraflarında bulunmaktadır."(Bnkz: Anna Masala, Türkiye'ye Aşk Mektuplarım, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 2000, Sf. 81)
Bilmiyorum, belki de bunun için, Yahyâ Kemâl, İstanbul için, "Bir Başka Tepeden" başlıklı şiirinde: "Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer" diyordu.
Tabîî ki, mevzûmuz, sâdece İstanbul değildir!.. Zâten, İstanbul, tek başına -bilenler ve anlayanlar için- bir hârikalar diyârıdır. Dîğer taraftan; Ankara'yı, ne Hacı Bayram Velî'siz, ne Mustafa Kemal'siz , ne Ankara Kalesi'siz ve ne de seymensiz düşünebiliriz!.. Bunların herbiri, birer âbidevî ve cihânşümûl değerdir. Ve asla unutulmamalıdır ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti yâni târih boyunca, Gök Türkler'den sonra, Türk adını taşıyan ikinci Devlet de, Mustafa Kemal tarafından bu mekânda kurulmuştur!..
Kayseri'de Seyyid Burhaneddin Muhakkık Tirmizi ve 2. Kılıçarslan'ın kızı Gevher Nesibe Sultan külliyesi önemlidir ammâ, yazı kışı bembeyaz karla taçlanmış Erciyes Dağı, Kayseri'nin tabiî dili'dir.
Nasıl ki, Harput Kalesi Elâzığ'ın dili ise, seyri doyumsuz Fırat da öyledir. Nasıl ki, Fâtih Câmi, Gülbahar Hatun Külliyesi T(ı)rabzon dili ise, Boztepe'den denizi n temâşâ edilişi de öyledir. Nasıl ki, Bursa'nın, Diyarbakır'ın, Erzurum'un Ulu Câmileri onların dili ise, Uludağ manzarası da, Dicle'nin şahlanışı da, başı bembeyaz Palandökenler de öyledir.
Nasıl ki; Gök Medrese Sivas'ın diliyse, Yıldız Dağı da, Divriği Ulu Câmi de dilidir. Selimiye, nasıl ki, ilk önce, Edirne'nin gözdesi ise, Meriç Nehri de, öyledir!..Nasıl ki, Söğüt, dede ocağımız ise, ve Cihânşümûl Türk Devleti'nin temellerini atan Osman Gaazi'nin babası Ertuğrul Gaazi mekâni ise,
Sündiken Dağları'nda yankılanan mehter sesleri, Manisa Sultan Câmii, S(i)pil Dağı'ndaki Mevlevîhâne, İzmir'in Kadifekale'si ve ondan İzmir'e bakış da öyledir.
Nasıl ki, Kalesi ve Gazi Osman Paşa Tokat'ın dili ise, Ballıca Mağarası ve Çamiçi yaylası , Niksar'ın Melik Ahmet Danişment Gaazi Türbesi ve Ulu Camii ve daha nice ve nice şehirlerimizin değerleri de bizim dilimiz, müşterek şuûrumuz ve hâfızamız olmuşlardır.
Hazret-i Mevlâna deyince Konya'dan sâdece Anadolu'yu ışıtan değil, O'nun, dünyâya feyz saçan nefesini duyarız; ve ayrıca, Konya denilince de koskocaman bir ova canlanmaz mı gözümüzün önünde? Eskişehir, Yûnus Emre'nin cihânşümûle ulaşan bediî sesiyle şenlenirken, Porsuk Çayı'nı başka nerede bulabiliriz?
Binbir çeşit çiçeklerin süslediği bahçeler kadar, çeşit çeşit kuşlar için yapılan "kuşevleri" de, bu dilin şahlanan kanatlarıdır. Paris'in Eiffel Kulesi ve Seine Nehri, orası için ne kadar câzib ise, Tokat'ın, Doğu Beyazit'in, Amasya, Kayseri, Antakya, Niğde, İzmir, Bolu ve Bursa'nın küçücük kuş mekânları da, o kadar mu'teber, cezbeci ve dilimizdir. Hattâ, bir farkla ki, Türk'e mahsûs, insanî bir numûnedir.
T(ı)rabzon'un Diyarbakır'ın asırları yaşatan ihtişamlı surları da birer dildir. Çukurova'nın kucağındaki Adana'yı seyreden Toros yaylaları, Gümüşhâne'ye ve T(ı)rabzon'a oksijen solutan Zigana yaylaları türlü türlü bitki ve hayvan türleriyle bu şehirlerimizin dilidir.
Onların güç ve heyecan verdiği zeybek, horon, halay, bar, hora, kaşık, çaydaçıra, kılıç-kalkan... sözümüzün tavırlarla kaynaştığı ve mizaç olarak bizde tek vücût olan ebedî dilimiz değil midir?
Amasya'nın Sultan 2. Beyazıt Külliyesi ile elması, Kahramanmaraş'ın dondurması, Giresun'un fındığı, Antep'in fıstığı, Diyarbakır'ın kadayıfı ve karpuzu, Kütahya'nın çinisi, Çorum'un leblebisi, T(ı)rabzon/Vakfıkebir'in ekmeği, Afyon'un kaymağı, Rize'nin çayı- Anzer balı, Malatya'nın kayısısı, Balıkesir/Edremit'in zeytini, Tokat'ın domatesi...Ve umûmî olarak Türk'ün turşusu, yoğurdu, lâhmacunu, mesir mâcunu, kebabı...bütün bunlar, ebedî Türk yurdu Anadolu'nun, bir uçtan bir uca, güzellik, âhenk, lezzet ve mükemmel değerler hazîneleridir .
Dağları, vâdileri, nehirleri, gölleri, yalı-yarları, denizleri ve târihî eserlerinin ihtişâmıyla, nûrânî çehreli insanlarıyla hep böyle olmuştur/olagelmiştir ve temennim odur ki, olacaktır!..
Bu toprağın dili, binlerce yıldır müşterek bir mekân olarak Müslüman Türk'ün sesiyle, lisanıyla, mûsıkîsiyle, mîmârîsiyle, halayı, horonu, barı, kılıç kalkanı, çaydaçırasıyla şahlanmıştır.
Kars yaylaklarından, Hakkari dağlıklarından, Anadolu'ya akın akın yürüyen alp-erenler, Edirne'den T(ı)rabzon'a , Erzincan'a, Aydın'a, Antalya'ya, Mardin'e, Gaziantep'e, Samsun'a, Çanakkale'ye, Şanlıurfa'ya, Kırklareli'ye, Edirne'ye, Urumçi'den Üsküp'e ses ulaştırmışlar, Elâzığ'da çaydaçıra, Bursa'da kılıç kalkan, Diyarbakır'da delilo, Ankara'da seymen olmuşlardır.
Bu dil; Orta Asya'dan, "Oğuz'un altın nesli"nin çağlar aşarak ve daha gürleşerek yükselen avazıdır.
Bilinmelidir ki, târih, bu millet'siz yâni Türksüz, yok mertebesinde noksandır.
Kulaklarda, zihinlerde ve gönüllerde Oğuz Kağan'ın buyruğu heyecan meş'alesi olmalıdır:
"Takı taluy takı müren
Kün tuğ bol-gıl kök kurikan"
(Daha deniz, daha muran
Gün tuğ olsun, gök kurikan)
Türk milletine gösterilen hedef; daha çok denizlere, daha çok nehirlere sâhip olunması ve güneşin bayrak, gökkubbenin de çadır olması arzusu ve dileğidir!..
Oğuz Kağan böyle söylüyor!..
TOŞAYAD KÜMBET DERGİSİ, SAYI: 47, OCAK-ŞUBAT-MART 2018, SF. 32-35