Peyami Safa'dan söz etmek istiyorum. Bugüne kadar, bu büyük edîb, muharrir ve fikir adamından bahsedememem, doğrudan doğruya benim ihmâlkârlığımdandır ki, imkânım veya fırsatım olmadı gibi bahanelerime karşı, her şeyden önce "vicdânımın" rahatsız olacağını ve bu söze ilk direnen olacağını gayet iyi biliyorum.
O'nun yerinde başka biri olsaydı ve O'nun şartlarını başka biri yaşasaydı, iyi biliniz ki, birine veya bir yerlere isyândan geri durmazdı. Kaldı ki, O, Türk fikir ve san'atına verdiği üstün seviyeli eserleriyle, dâima milletinin hizmetinde, dâima geleceğe yol gösterici ve ufuk açıcı çalışmalarda bulundu.
Hayatı 1899'da başlar. İki yaşında iken, aynı zamanda bir şâir olan babası İsmail Safa, Sivas'ta sürgündeyken vefât eder. Çocukluğu , annesinin yanında geçen Peyami Safa, dokuz yaşında yakalandığı kemik hastalığı sebebiyle çocukluk ve gençlik yıllarını hastalıkla mücâdeleyle geçirir.
O'nun bu hayat dönemini Prof. Dr. Ayhan Songar, "Peyami Safa'yı Tanımayan Nesil" başlıklı makalesinde şöyle anlatır:
"Peyami Safa, şâir İsmail Safa'nın oğludur. Onun için Yahya Kemal, "İsmail Safa'ın en güzel eseri" demişti. Babası Sivas'ta sürgünde öldü. 9 yaşında yakalandığı kemik veremi sebebiyle çocukluk ve gençlik yıllarının büyük bir kısmını hastahânelerde geçirdi. Bu sebeple de düzenli bir öğrenim göremedi, yanılmıyorsam sadece ortaokul (doğrusu: ilkokul) mezunu idi Peyami Bey...Ama kendisini büyük bir hırsla yetiştirdi ki sağlam bir Fransızcası ve erişilmez bir kültür seviyesi vardı. Kendisiyle ilk tanışmamız hasta olan refikalarını muayeneye gitmem vesilesiyle olmuştu. Daha birkaç cümle konuşmadan karşımda benim mesleğimi en az benim kadar bilen bir insan bulunduğunu hayretle gördüm. 9 yaşında ağır bir hastalık, 13 yaşında başlayan hayat kavgası ve daha 15 yaşında iken öğretmenlik yapması ve hüsranla biten bir aşk macerâsı...Daima "bir facia beklemek vehmi" içinde yaşanan bir ömür...O; " benim şuurum bir facia atmosferi içinde doğdu " diyordu. Meşhur 9'uncu Hariciye Koğuşu eseri hastahânede geçirdiği yılların hikâyesidir. Server Bedi imzası ile kaleme aldığı Cingöz Recai romanları ise ayrı bir fasıl teşkil eder. O romanlarda da gene deha mertebesindeki o büyük zekâyı ince bir nükte tülüne bürünmüş olarak görürüz." (Bknz.Türkiye Gazetesi, 25 Ağustos 1994, Sf. 3)
Peyami Safa, kendisine has üslûbuyla, millî değerleri, gelecek nesillere sezdirmenin, tanıtmanın, düşündürmenin ve tatbik ettirmenin çırpınışı içinde bulunan hakikî bir münevver numûnesidir.
Kendi kendisini yetiştirmek ve ölene kadar "hep kendi kalabilmek" , kolay mes'ele değildir. O; dâima "kendi olarak kalan"dır.
Yazılarında; edebiyattan sosyolojiye, târihten felsefeye, tıptan resim ve mîmârîye kadar hemen hemen her sahada geniş görüş sahibiydi.
Romanlarında, fikir kitaplarında ve makalelerinde dâima millî hassasiyet içersinde bulunmuş, bütün tahlillerini "bize göre inşâ" üzerine kurmuştur.
Bir yanda "Doğu-Batı Sentezi" adlı eseriyle bu sahanın ilk düşünürü olarak eser ortaya koyarken; diğer taraftan Fatih-Harbiye gibi bir romanında da "doğu-batı" tezatını ele almıştır. Aynılıkları ve farklılıkları tesbit ve tahlil etmeden, hangi müsbet fikri tâyin etmek mümkün olabilir!
Bu hususta,Doğu-Batı Sentezi adlı eserinin Önsözü'ne giriş yaptığı ilk iki paragrafı okumak kâfidir sanırım.
Şöyle diyor Peyami Safa: "Cumhuriyetin ilânından sonra, 1933'den beri, Türkiye'ye Doğu-batı meselesini konferanslarla ve makale serileriyle ilk defa getiren benim.
Avrupa fikir adamları arasında Doğuya dönüşün tek selâmet yolu olduğu ileri sürülürken, biz bundan habersiz, Batıya yönelmiş bulunuyorduk."(Bknz. Doğu-Batı Sentezi, Peyami Safa, Yağmur Yayınevi, İstanbul, 1976, Sf. 9)
Önsöz'deki bu iki cümle bile, bugünümüzü ışıklandırmaya yeterli değil midir? Bir milletin kendi sosyal şartlarının, kendi p(i)sikolojisinin, târihinin ve kültürünün gerektirdiği "mutabakat şartlarını" kendi irâdesiyle gerçekleştirmesi kadar tabiî ne olabilir? Kendi düşündüğünü yapan insanların, başkalarının düşündüğünü yapanlardan elbette ki çok farkı vardır. Zîrâ,biri "hâkim"; diğeri ise, "mahkûm" karakterlidir.
Son sözümüzü, O'nun vefâtı üzerine, hakkında, Necip Fâzıl'ın söylediklerine bırakalım.
Diyor ki:
" Kafası vardı, kültürü vardı, cümlesi vardı, üslûbu vardı, meselesi vardı, iç dünyası vardı, hafakanları vardı, çilesi vardı, metafizik arayıcılığı vardı, nefs murakabesi vardı, estetiği vardı, diyalektiği vardı, cesâreti vardı; hâsılı bir fikir ve sanat adamında gereken vasıflardan birçok payı vardı.
Onun yokluğunu, ölüm tarihi olan bugün bu vasıfların yokluğunda seyrediyoruz."
Üstâd Necip Fâzıl böyle söylüyorsa, biz ne yapalım? Bunca yoklukta, kendimize nasıl yol arayalım, nasıl yol aralayalım?