Son günlerde benzer cümleleri sık sık duymaya başladım!..Bu şehri dünya markası yapacağım; ben gelince, herkes, ne yaptığımı görecek, bu şehri dünyaya tanıtacağım...ve daha birçok iddia, vaad, hedef!..
Birçok defa ifade ettiğim gibi, iktisâdî sıkıntılar, siyâsî çıkmazlar yanında, Türkiye’de en büyük buhranı, ‘kütür’de yaşıyoruz. İddia, vaad ve hedefle, ‘yalan’ı birbirine karıştırdığımız zamanlar oluyor.
Tabiî ki, bunda, iktisadî gidişin ve siyâsetin sürüklediği havanın da müessir olabileceğini düşünebileceğimiz gibi, kültürle doğrudan doğruya irtibatlı olan, maarif sistemimizdeki çapraşıklıkların meydana getirdiği ‘lisânî ve dînî mefhûm karmaşaları’nın da rolü büyüktür.
“Bu şehri, bu beldeyi...dünyaya tanıtmak, dünya markası yapmak”, şâyet, tek başına senin haddin olsaydı, bugüne kadar idâresini yürüttüğün o şehir veya o belde, bugün, mes’eleleri artmış değil, dünyanın çekim merkezi olurdu.
Zâten, çağımızda, benim-senin-onun...dünyayı tanıtmasına da çok gerek yoktur. Dünya, beni-seni-onu, zâten, iliklerine kadar tanımaktadır.
İstediğin tohumu üretebiliyor, ekebiliyor musun? İstediğin ürünü, istediğin kadar hasat edebiliyor musun? İstediğin ürünü, istediğin gibi pazarlayabiliyor musun? İstediğin mâdeni çıkarabiliyor musun?
İstediğin zamanda, istediğin ‘dış tehdit mekânına’ müdahâlede bulunabiliyor musun?
Senin, beni, dünyaya tanıtmana ne lüzûm var!..Her şey ortada değil mi?
Dünya, seni, zâten tanımıyor mu? Hem de asırlardan beri!..Nabız atışlarına kadar!..
Havanı, suyunu, toprağını kirlilikten kurtarabildin mi?
Bunca yıldır maarif sistemini rayına oturtabildin mi?
Bunca yıldır, çöp mes’eleni halledebildin mi?
Bunca yıldır, sokak hayvanlarına çâre bulabildin mi?
Bunca yıldır, kaçak yapılaşmayı önleyebildin mi?
Bunca yıldır, çarpık yapılaşmada bir milim mesâfe alabildin mi?
Bunca yıldır, yeşil alanları artırmak şöyle dursun, koruyabildin mi?
Târihî eserlerini aslına uygun olarak tâmir mi ettirdin/ettireceksin?
Uydurma târih inşâcılarına ‘DUR MU?’ dedin/diyeceksin? Otopark işini mi çözdün?
Şehir müzeleri açtın da, vatandaşına, yaşadığı şehrin mâzîsini inceleme imkânı mı hazırladın/hazırlayacaksın?
Çocukların -rahatça- oynayabileceği ve gençleri ferahlatacak parklar, bahçeler, s(ı)por tesisleri yaptın da mı dünya bizi tanıyacak, kıskanacak?
Bırakınız yayayı, bir cankurtaran (ambulans) veya itfaiye aracı geçerken bile ulaşımın sağlanamadığı yolları-sokakları-caddeleri temin ettiğin için mi dünyanın aklı bizde olacak?
Tiyatro ve konferans salonlarımız mı tıklım tıklım yoksa kütüphânelerimiz mi?
İmlâthâneler-fabrikalar mı açtın/açacaksın da müreffeh bir hayata ulaşılacak ve dünya, bizi, bir başka hatırlayacak ve imrenerek alıcı bir gözle temâşâ edecek?
Köylünün, sebze meyvasını -birinci elden- müşterisine ulaştırabileceği mekânlar mı ihdâs edip hem üreticiyi ve hem de tüketiciyi koruyacak faaliyete girdin/gireceksin?
Ne yâni, ne yapacaksın da, bu şehri/beldeyi marka yapıp dünyaya tanıtacaksın? (Tabiî ki, şâyet, bugüne kadar iş başında idiysen, elini tutan ne idi?)
Sen, bu şehrin nesini dünyaya tanıtacaksın? Ucûbe ucûbe yükselen binalarını mı?
Bir ay önce, doğup büyüdüğüm ilçem olan Beşikdüzü’ne gittim. Denize sıfır binaların yapımı başlamış!.. Verimli fındık bahçeleri sökülüp, yerlerine, onbeş-yirmi kata varan binalar doldurulmuş!..
Tabiat sızım sızım sızlıyor...Ne dağ manzarası kalmış, ne de deniz!..
Tekrar sorayım: Ben, bu yaşımda, benim doğup büyüdüğüm kasabayı tanıyamadım da, sen, filân filân şehrin nesini dünyaya tanıtacaksın, hele bir anlat bana!!!..Anlat!..
Ziyâ Paşa’nın bir terkib-i bendiyle sözü bağlayayım:
“En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun,
Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?”