Son birkaç senedir hattâ daha da gerilere doğru gidilebilir, herkesin dilinde bir söz var: Neymiş efendim, ‘bozulma’, falânca pâdişahın veya filânca zâtın zamanında başladı.
Filânca filânca kişiler, şöyle şöyle şöyle yapmasalardı, böyle böyle böyle işler, hâdiseler, vukuatlar olmazdı ve dolayısiyle, biz de, bugün daha refah içinde yaşardık!..
Hârika bir düşünce!
Fakat…Bildiğimiz kadarıyla, böyle bir dünya oldu mu, var mı, veya olması mümkün mü? Yâni; saf ve berrak ‘rahatlık üzerine bir dünya’dan söz ediyorum!..
Sen, ben, biz…böyle bir dünyayı, bizden sonrakiler için ‘ne kadar’ hazırladık/hazırlıyoruz?
Doğrudur!..Hatalar vardır ammâ hiç kimse de hatasız değildir!..
Yalnız, bilerek adâletsiz davrananlar ve vatanlarına ihânet edenler hâriç!..
Fakat…söz döndürülüp dolaştırılıyor ve bugünün insanı, yapacağı başka iş(ler) yokmuş gibi, âdeta o günlerde yaşıyor/yaşatılıyor!..
Hiç kimse, kendisini sîgaya çekmek istemiyor ve hep, ‘benbilirimci’ davranıyor!..Bu durum; elbette ki, sosyo-p(i)sikolojik olarak ayrıca tahlili edilmelidir..
Neredeyse; her gün, tarihi kolaçan edip duruyoruz… Yâni; hep, “Dün, dün, dün!” diye çırpınıyoruz.
Dün, demeyelim mi? Diyelim elbette!..Dünsüz bugün mü olur!..Maksadım bu değil…İntikamcı bir hisle, ‘dün’, âdeta hırpalanıyor…
Tarihin derinliklerine doğru gidiver, önüne kim çıkarsa, ona sataş, onu taşla ve yerle bir etmeye çalış, sonra da, bana dön, övün!..
Ahmed Yesevi’nin, Mevlâna’nın, Yûnus Emre’nin...şu’su bu’su derken, ‘birbirimize girmenin’ telâfisiz ve faydasız lâfazanlığını yaşıyoruz.
Hatasız kul mu olurmuş ki, bunca dedikoduyla hatta tâbiri câizse dırdırla zaman öldürüyoruz!..
Gerçi, bu son işi ben de yaptım!..
Dedim ki; “Ey Attilâ!..O gaflet gecesinde zehirlenmeseydin, şimdi, bugünün Avrupası’nın zerresi olmayacaktı!”
Kötü mü dedim? Sâdece söyledim!..Sevdim de söyledim, kızdım da söyledim, kahırlandım da söyledim!..Söyledim!..
Ammâ...esas sözü kendime söylemeliyim, değil mi?,
-Peki, beyim, peki ağam, peki paşam, peki, dayım, amcam, dedem, ninem, babam!..sen, biz, siz..ne yaptık, ne yaptınız ve ne yapıyorsunuz?
Onlara lâf yetiştirmenin yarısına harcadığımız emek kadar, bugüne önem versek ve yarınlarımız için hazırlık yapsak daha iyi olmaz mı?
Hem de, bunca öğünüp kükrediğiniz ‘bilgi çağı’nda!..
Söyleyin!..Hangi düşünceyi geliştirdik/geliştirdiniz? Hangi, icadı yaptık/yaptınız?
Hangi şiiriniz , tablonuz, besteniz, makaleniz, dünyanın hangi dergisinde, gazetesinde baş köşede yer aldı?
Kaç kitap yazdınız?
Şiir, deneme, roman, siyaset, iktisat, hikâye, estetik, hâtıra, mektup…hangi türde eser yayınladınız?
Matematikte öncü mü oldunuz? Fizikte, kimyada, astronomide buluşa mı imza attınız, tabiatı keyifte maharet üstüne maharetinizden mi söz edildi?
Söyleyin, lütfen!..
Tekrar ediyorum: Kaç roman yazdınız? Kaç tiyatro eseriniz var? Mîmârlıktan şöyle-böyle biraz olsun anlar mısınız?
Hiç, desen çizdiniz mi? Güfteniz, besteniz var mı?
Ne âlâ memleket!..
Boğaz’da gezinirken, Haliç’e gemilerin indirilmesini tahayyül etmek, ne kadar hârika değil mi?
Uyvar Kalesi’nin müdafaası, çocuk oyuncağı olmalı!?
Bilmem, hiç, Kocatepe’ye çıktınız mı?
Yunan ordusunun Polatlı’ya yaklaştığı o günlerde, katırla, eşekle, atla çıkılan o Kocatepe’den orduları idâre etmenin ne demek olduğunu düşündünüz mü?
‘Bozulma’ ne zaman başladı, öyle mi?
Sen, ne zaman bozulmuş isen, o zaman!
“Bir kavim kendini bozmadıkça, Allah, onun durumunu değiştirmez”, bilesin!..
Kavim kim, bana onu îzah et!?
Yorumlar
Kalan Karakter: