Söze, ortasından başlayayım: Ben, bugüne kadar, bu kadar ‘savsaklanan bir edebiyat anlayışı ‘ görmedim.
Zevklerimiz değişti, müşterek hâfızamız zedelendi, kıymetlerimiz farklılaştı; tavırlarımız, doğruya ve güzele göre değil de, ‘vaziyeti idâre etmeye’ ayârlandı, desinler öne çıktı; hakikatler gizlendi, hisler, buruklaştı ve idrâkimizde çatışmalar ileri safhalara ulaştı!..
Kelimelere yüklediğimiz mânâlarda uçurumlar belirdi, geçmişe dâir hükümlerimizde çatlaklar başladı ve nihâyet, sen-ben mücâdelesine döndü.
Eskilerin bâzı hâlleri, bugüne taşınıp yeni kavgalar üretilmek istendi/isteniyor. Onların, az veya çok farklı görüşleri üzerinden, ağızdalaşına girişildi ve bu, sürdürülüp gidiyor.
Bu arada şiir, birer kibir alâmeti ifadesiyle (üstâd, usta, pîr) hükmünde muhataplar bulup takdim edilerek yeni safhalara ulaştı/ulaştırıldı. Tabiî ki, beyhûde!..
Sanki, bugüne kadar, hiç kimse, ne böyle bir mısra teşekkül ettirebilmiş veya ne de böyle mânalı kelimelerle tezyin edilmiş bir şiir vücûde getirebilmiştir de, bunlar, bu işi tek başaranlar olmuşlardır!
Ne yazık ki; üstâdlar-ustalar-pîrler çoğalıp arttıkça, şiir ve san’at da, ufalmış/ küçülmüş ve küçülmüştür!..Aslında, ortada, şiirden eser yoktur!..
Yazdıkları her mısraya, “güzel’den de öte, şahâne, hârika, bir tane, yegâne, bulunmaz, erişilmez” makamında yer tâyin edilmiştir!...
Hâlbuki, bunlara…
‘Ucûbe’ yazmışsın da, diyemiyorsun: Şurası şöyle, burası böyle demek de olsa, bir söz edemiyor, istişâreye kapı aralayamıyorsun…Hemen, alınlar kırışıyor, gözleri fırıl fırıl dönüyor, çehre kızarmaya yüz tutuyor, saçlar bile- eğer varsa- oynamaya başlıyor.
İstişârenin de ötesinde, her insanın nasihate, tavsiyeye ihtiyacı yok mudur?!..
Size, uzaktan değil; kendimden bir örnek vereyim:
Geçenlerde, bir gerçek dost, tanıdığım bir edebiyatçı, yayınladığım ‘THE END’ başlıklı beytim için şu ‘mesajı’ gönderdi:
“Bu beyti hiç sevemedim. Türk şiirinin yabancı kelimelere hiç mi hiç ihtiyacı yoktur. Her ne söyleyeceksek Türkçe söyleyeceğiz. Böyle bir yolun açılması Türk şiirini öldürür. Nitekim Tanzimat aydını bunu nesirde yaptı. Şimdi hiçbirisinin ne eserleri ne de esâmesi okunuyor.
(…) Hiciv için bile olsa, siz bir Alman, F(ı)ransız yahut İngiliz (diğerlerini saymıyorum) şâir ve yazara satır aralarında asla Türkçe kelime kullandırtamazsınız, kullanmazlar. Hattâ çok iyi Türkçe bilseler dahi bunu yapmazlar.
Sevincimizi, üzüntümüzü, kederimizi, neşemizi..ilh. her şeyimizi “Yaşayan Türkçe” ile ifade etmek boynumuzun borcudur. ”
Beğendim!..Arkadaşımın adı: Ahmet Şahin’dir. Kendisine teşekkür ettim ve beyit üzerinde tekrar düşündüm.
Düşünmek, büyük bir nimettir, bilelim!..
Tabiî ki, önce beytimin ilk hâlini sunmalıyım, değil mi?
“THE END
Bilekte ağrı, kalbde sızı, bacakta s(i)tent)!
Göz, zor seçer; kulak duymaz; dil, konuşmaz: THE END!”
Bu ‘istişâre’den sonra, beyit şöyle oldu:
“HÂL
Bilekte ağrı; kalbde, sızı; bacakta, binbir maraz;
Göz, zor seçer; kulak, duymaz; dil, konuşamaz; gül, kokmaz!”
Bilmem!..Belki, bunu da beğenmeyen çok kişi çıkabilir/çıkacaktır. Onlarla da ‘istişâre’ ederiz!..Bana düşen, ‘tavsiye’ye itibar etmek ve riâyettir.
Belki de, “Eskisi daha güzeldi” diyenler çıkacaktır. İşte; fikir alış-verişi/istişâre böyle bir şeydir!..
Esâs olan ise, samimiyettir!..
Bunu; herkese de tavsiye ederim!..
Her şeyi ben bilirim diyenler dâima aldanmıştır.
’Güzel’ denilen ‘şey’i, sâdece ‘BEN’ Mİ, bilir?
Ey BEN!..Karşında koca bir cemiyet olduğunu unutmamalısın!..Büyüklenme’den ve kibirden vazgeç!.
Ve siz..sizler!.
Demeyiniz ki, altı-üstü bir beyit/iki mısra!..Zîra; onun içinde, kaç kelime, kaç harf ve herbirine yüklenmiş kaç mâna bulunmaktadır!
Velhâsıl;
Sâdi Şîrâzî (1193-1292) diyor ki; “Kusuru kendisine söylenmeyen insan, hatasını hüner sanır”.
Yorumlar
Kalan Karakter: