Karşı çıkanlar bulunabilir ammâ, ‘okuma’ ve ‘yazma’, bizde, bir ‘kültür olarak’ kabul görmemiş ve gelişmemiştir.
Büyük bir kültür ve medeniyet hazinemiz olan Orhun/Köktürk Kitâbeleri bile, kimbilir hangi zamanların birikimi neticesinde, ancak milâdî 732 ve 735 yılları arasında kayda geçirilebilmiştir.
Yüce ve mukaddes kitabımız “Oku!” emriyle başlamasına rağmen; ne yazık ki, durum budur!
Alak Sûresi’nin ilk yedi âyetini naketmekte fayda vardır. Bu âyetleri iyi, muhakemeli ve ciddî bir şekilde okumak, tahlil etmek, şerhlerini inceden inceye zihinlere zerketmek gerekir, okumak neymiş o zaman anlamalı!..
“(1-2):Yaratan Rabbinin adıyla oku ki O, insanı kan pıhtısından yarattı.
(3-5):Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) ve insana bilmediğini öğretendir.
(6-7):Sakın (okumamaktan) Şüphesiz insan kendini zengin gördüğünde azar.”
“İlmi, yazı ile kaydediniz” hadîs-i şerîfindeki dünyevîlik kadar, uhrevîliği de düşünmek gerekmez mi?
İnsan; düşündükçe, aklını kullanıp, muhakeme yaptıkça, âcizliğini anlar, kendini yaratan Allah ü teâlâya yakınlaşır. İmânı, kuvvetlenir.
Kuvvetlenen bu imânın cemiyete faydası yok ise, hükmü nedir, bilemem!..
Elbette ki; insan, aklıyla, aklını kullanma kudretiyle yâni düşüncesiyle vardır.
Öyleyse; Hakk’a kul olmanın, kula hizmet ve merhamet etmenin yegâne unsuru da, budur!..
Ecel gelip âhirete intikalden sonra bile ‘insanın yaşanmışının sırrı’ burada değil midir?
Tabiî ki, bunlar, şahsî’dir. Biri çıkıp diyebilir ki, ben, bu tarz bir idrakteki –meselâ- faydacılığa, kalıcılığa, hizmete inanmıyorum..Gayet mümkündür!..
Bu noktada; herkesi, kendi düşünce mertebesi , menzili ve anlayışıyla başbaşa bırakırız.
Fikirlerin de yolayrımları vardır…Seninki, sana; benimki, bana!..
Biz, umuma seslenmek için yoldayız!..Cemiyetin topyekûn istifadesi ve birlikte kazanması için mücâdeledeyiz!..
Bakınız; senelerdir nelerle meşgul olmuşuz da yine aynı noktada, aynı meseleleri konuşmaktayız:
Okullarımızda hattâ üniversitelerimizde okutulan ‘kompozisyon’ dersi, aldatmaca, kandırmaca ve göstermelik olmaktan ileri gidememiştir.
Bu kısırlık içinde düşünce gelişir mi?
Bunun yegâne ibretlik iki belirtisi, dilekçe ve mektuplarda görülmüştür…Denebilir ki, artık mektup mu kaldı, o da artık başka mevzuya girer. Demek ki, o zahmet(!)ten kurtulmuş olduk!..
Bizde; bunca zaman geçmesine rağmen, önce “Ne okumalı?” ve ardından da “Nasıl okumalı?”nın cevabı aranmalı ve bulunmalıdır.
Bu iki soruya hâlâ cevap bulamamışsak, işimiz zordur demektir ki; bulamadık!..
İsterseniz, son elli senedir yazdıklarımdan bâzı başlıklar sunayım:
“Kompozisyon Dersinin Gayesi (Hisar/1975), Kompozisyon Dersinin Önemi (Türk Edebiyatı/1978), Ne Okumalı? (Türkiye/1987), Nasıl Okumalı?(Tercüman/1987), Okumaya Dâir (Çağrı/2013), Yazmaya Dâir (Türkiye/1987), Az Kitap Okunmasındaki Psikolojik Tesirler (Türkiye/1988), Niçin Az Okuyoruz (Zaman/1991-Türk Yurdu/1995), Bilgi ve Okumanın Önemi (Hergün/1996-Gündüz/1996), Vazifemiz Okumak (Büyük Kurultay/1998-Çağrı/1998-Erciyes/1999)
Elbette dahası var da, bu kadarı yetmez mi?
Okuma meselesine hâlledemeyen bir millet tökezler!..
Şunu da söylemeliyim ki; şiir başka okunur; hikâye/roman başka okunur; değişik konulardaki makaleler başka okunur ve tiyatro eseri ise, daha başka okunur!..
Bir tıp kitabını kaç kişi okur-anlar; bir hukuk, bir mühendislik kitabını kaç kişi değerlendirebilir?
“Oku da, ne olursa olsun, okucular’dan değilim!..
Okunacak eserin kalitesi ( yâni, ilmî ve san’at değeri) kadar, ‘zaman isrâfı’nı da düşünmek mecburiyetimiz vardır!..
Yorumlar
Kalan Karakter: