Dil, tabiî ki, Türkçe; kültür, tabiî ki, Türk kültürü mevzubahis olunca, bugüne kadar okuduklarımın ve yazdıklarımın bir hulâsasına ihtiyaç duyuyorum.
Doğrusunu söylemem gerekirse, bu bile zor iş!..
Böylece; ‘Nasıl bir hulâsa?’ deyince de, bir kelime ileri gitmemi mümkün görmüyorum!.
Niçin mi?
Bunca zamandır, onca şey söyledim ki, ‘Artık ne diyeyim!’ demekten sıkıntıdayım…
Bundan anlayacağınız, elbette, ‘Söz bitti!’ olur ki, bundan da, kendimi sakındırırım!..
Söz, niçin bitsin ki!?
Buna, asla râzı gelmem, gelemem!..
Aslında, söylemek istediklerim bunlar değildi. Üzerinde durmak istediğim şey, dil’den hareketle kültür üzerinde durmaktı.
Şu, onlarca hatta yüzlerce târifi yapılıp da, hâlâ, târifinde bir türlü mutabık olamadığımız kültür, anlaşılan o ki, hiçbir zaman ‘düşünülmek’ten kurtulamayacaktır.
Yerli-yabancı, o kadar kişi tarafından târif edilmiş ki, neredeyse söylenecek söz bırakmamışlar.
Bir başka cepheden, kültürlü deyince gönüller ferahlıyor, yüzler gülüyor da, kültürsüz deyince çehrelerde bir husumet belirtisi çakmak çakmak ortaya çıkıveriyor.
Tabiî ki, bu kültür, başka bir şey!..Eğer, (-lü) veya (-süz) takılarını getirirseniz ancak bir değer kazanabilir!..
Halkın gözünde, bâzı kültürlü tipler, hep aykırı’lardır..’Kabullerin hâricinde/dışında/uzağında tavırlılardır…
Yâni, bu aykırı kültür-lü-lerin içinde nice ukalâlar da vardır ki, sâdece gülünç duruma düşerler ki, mevzumuz onlar değildir!..
Kültür-süz-ler ise, zâten, bir başka belâdır!..
Ben; millet olmanın şartı olandan söz etmek istiyorum…Bunlardan değil!..
Kültürden de önce gelen bir başka temel değer vardır ki, başta söyledim, o da, kültürün de, hattâ millet olmanın da temel unsuru ve şartı olan ‘dil/lisan’ yâni güzel Türkçe’ye sahip olmak’tır.
Bu mânada kültür; tavandan değil, tabandan/halktan başlar. Yâni o, bir taban hareketi’dir. Sosyolojiyi, cemiyetin tepesindekiler değil, aşağısında/dibinde/temelinde/kökünde/özünde bulunanlar inşâ eder.
Sanıyor musunuz ki, Orhun Kitâbeleri durup dururken ortaya çıktı.
Öncesindeki inşâ edilen büyük ve ihtişamlı ‘Türk kültürü’nü sezemeyenlere, bundan sâdece birkaç cümlelik örnek sunmak isterim:
“Yoksul halkı zengin kıldım, az milleti çok kıldım.
Sözümde yalan var mı? Türk Beyler! Millet işitin!
Türk milleti(nin) derlenip il tuttuğunu buraya vurdum. Yanılıp öldüğünü de buraya vurdum. Ne sözüm (var) ise ebedi taşa vurdum. Onları görerek bilin, şimdiki Türk millet, Beyler! Tahta (uyar) görünen Beyler mi yanılacaksınız?
Ben (bu) bengi taş(ı) (yontmak ve dikmek için) Çin Kağanı’ndan sanatkâr(lar) getirttim. (Onlara) nakışlattım. Benin sözümü kırmadı. Çin Kağan’ın içerdeki nakışçısını gönderdi. Onlara güzel (bir) bark yaptırdım. İçine dışına güzel nakış vurdurdum. Taş yontturdum. Gönüldeki sözümü (yazdırdım).” (Bknz. Nihad Sâmi Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1983, Sf. 62)
Bu kısacık metin bile, Türk fikir dünyasının ‘ilk yükseliş merhalesi’ne dâir mühim bir numûne teşkil etmiyor mu?
“Kıldım-vurdum-getirttim-nakışlattım-yaptırdım-vurdurdum-yontturdum-(yazdırdım)” emirlerinde,‘bilgi yüksekliğini, millî şuur üstünlüğünü, kendine güveni, milletine karşı samimî tavrı ve dışa karşı (Çin Kağanı) barış içinde bulunmayı/dostluğu görmemiz mümkündür.
Ne yazık ki, bunu, ne kendimize okutup anlatabildik, elbette ki, ne de dünyaya!..
Yorumlar
Kalan Karakter: