a. GENEL DURUM
Devletlerin kuruluşlarındaki ümit ve heyecan verici güzelliklerle, zirveye ulaştıkları zamanki muhteşemliklerindeki gibi, zirveden inişe geçiş hareketlerinde de, çöküşe ve yıkılışa doğru gidişte sezilen, fakat bu safhalar nihâyete erdikten sonra ancak sıhhatli bir teşhis konulabilen, çok değişik, içtimâî, kültürel, iktisâdî ve siyâsî merhaleler vardır.
Bâzı târihçilerin, Kanunî Sultan Süleyman Dönemi -1699 Karlofça Antlaşması- ile başlattığı Osmanlı Türk Cihân Devleti iniş hareketini, bâzıları da 1839'a, bir bakıma, Rusya'ya karşı Batı'nın kerhen destekler göründüğü fakat az(ın)lık ırkçılarının boy boy filizlenme fırsatı yakaladıkları Tanzimat'a bağlamaktadırlar.
Muhakkaktır ki; bunların hepsinde, bu merhaleler düşünüldüğünde, doğruluk payları bulunmaktadır. Çünkü; yine, târih kitaplarının belirttiği umûmî kanaate göre de, bunlar, " yükselme" , "fetret/duraklama " ve " gerileme" devirleri olarak ele alınmaktadır ki, bunda da sathî / kabataslak bir hüküm, yanlış sayılmayabilir.
Bir başka bakışla da, 1853-1856'da Kırım Harbi sıralarında da, Osmanlı hakkında " Hasta Adam " hükmünün verilişi ve bunun ilânı, bir diğer kırılma noktasını işâret etmektedir ki, bunların ve bunlara benzerlerin hepsinde doğruluk payı mevcuttur. " 93 Harbi " diye de anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi de, bu zemini hazırlayan sebeplerden biri olabilir. Zîrâ; mes'eleye daha derinlemesine bakıldığında görülecektir ki; bütün bu tespit ve teşhisler, Şark Meselesi'ne konulan son noktalardan biri olsa gerektir.
Kaldı ki, mes'ele bu kadar da değildir. Zîrâ; bu muhteşem Cihân Devleti'nin, 1912 - 1922 yılları arasında yâni 08 Ekim 1912 'de Balkan Harbi katliâmıyla başlayıp 30 Ağustos 1922 târihinde Büyük Taarruz'la biten yaşadıklarının, bugün bile tam olarak dile getirildiği kanaatini taşımıyorum. Bu Devlet ve bu Devlet'i inşâ eden Türk milleti, öylesine bir zâlim taarruza muhatap olmuştur ki, kendini kurtardığını sandığı her an, yeni bir vahşetle karşılaşmıştır.
Ebedî Türk yurdu olan Balkanlar'da, resmî rakamlara göre altı yüz otuz iki bin, gerçekte bir buçuk milyon şehidimiz olduğu gibi, 168.000 kilometrekare de toprak kaybımız olmuştur. Türk'e uygulanan " son soykırım hamlesinin başlangıcı " budur/burasıdır. Bu katliamları yapanlar/yaptıranlar kimlerdi? Mâzîye bakıldığında, bunların, hiç de uzakta olmadıkları - çok yakınımız da, zaman zaman da içimizde oldukları- görülecektir. Ammâ; bunları teşhis edecek göz ile, hakîkî mânâda tahlil yapacak millî târih şuûruyla bezenmiş gönül ve beyine ihtiyaç bulunmaktadır.
Meselâ; bundan birkaç sene sonra Çanakkale'ye gelenler ne için gelmişlerdi? Bunlardan biri, şüphesiz ki, 1526 yılında Babür Şah tarafından kurulan Babür/Gürgâniye Türk Devleti'nin yıkılışını hazırlayan İngilizler'di.
Daha sonraları Başbakan olan, zamanın Donanma Bakanı Winston Churchill, İngiliz Avam Kamarası'nda, Şark Meselesi'ni hulâsa edercesine yaptığı konuşmasında şöyle demiştir:
" Biz, insanları zehirlemeyeceğiz ki! Siz, Türkler'i insandan mı sayıyorsunuz? Onlar, köpek ve domuz gibi ancak hayvan sayılabilir."
Bütün bunlar, bir p(i)lânın neticesiydi ve elbette ki, İngilizler, yalnız başına değildiler. İşin temelinde, yukarıda belirttiğimiz gibi, " Şark Meselesi" yatmaktadır. O hâlde; mevzûmuza giriş yapabilmemiz için, önce " Şark Meselesi " hakkında bâzı bilgiler sunmalıyız.
Bu hususta; Dr. Arslan Tekin'in, " Türk Adını Silme Planı " adlı kitabından mes'eleyi apaçık ortaya koyan çarpıcı bir nakil yapacağım:
" Şark Meselesi, 1815'te Viyana Kongresi'nde ortaya atıldı. Bu kongrede Avrupa ülkeleri bir araya gelmişti. Rus Çarı Alksandr, kongreye katılan delegelerin dikkatini Osmanlı sahasında Rumların üzerine çekmek, ilgilenmelerini sağlamak için bir konuşma yaptı. Ancak, Avusturya ve İngiltere, Rusya'nın genişlemesini istemedikleri için teklifi reddettiler. Yine Ruslar kongrede ikili ilişkilerle Osmanlı topraklarındaki Hıristiyanların durumuyla ilgili görüş alışverişine girdiler ve vaziyeti " Şark Meselesi" olarak adlandırdılar. Önce Osmanlı bütünlüğü korunacak, Hıristiyanlar için imtiyaz istenecekti. Sonra mesele mahiyet değiştirdi, Balkanlardan Osmanlı'nın atılması, ardından Osmanlı topraklarının paylaşılması gerektiği söylenmeye başlandı.
İstanbul Rumlarından Georgios Govessis'in yazdığı " 1878'de Şark Meselesi ve Osmanlı Rum Basını" ( İstanbul 2002) kitabında, İstanbul'da çıkan haftalık " Cumartesi Revüsü" adlı Rumca gazeteyi inceler. Gazetenin ilk çıkış tarihi 22 Aralık 1877'dir. 52 sayı yayınlanmıştır. Son sayısı 13 Aralık 1878 tarihlidir. G. Govessis'in bahsettiğine göre siyasî bir gazetedir ve siyasî yazıların hemen hepsinde " Şark Meselesi" işlenmiştir. 29 Aralık 1877'de çıkan ikinci sayıda " Şark Meselesi'nin Tabiatı ve Geçirdiği Evreleri" başlıklı imzasız bir makaleye yer verilir.
Georgios Govessis'in bu makaleyi değerlendirmesini ve alıntılarını vermek istiyorum (Yazarın Türkçesinde biraz problem vardır.) :
"(...) Bu makaleye göre Şark Meselesinin kökenleri antik çağlarda bulunmaktadır. Esas mesele ise Avrupa ve Asya'nın (dünyalar) arasında bulunmaktadır;
" İklim ve coğrafya faktörleri yüzünden despotik rejimlerini tercih eden akıncı ve göçebe olan Asya halkları ve demokrasiye düşkün, hür olan ve bilimleri seven Avrupa halklarıdır. Bu iki halkı iki kıta ortak sınırları olarak tanınan Ege Hellispontos, Vosporos ve Karadeniz suları karşı karşıya getirmektedir."
İşte tam bu aşamada Şark Meselesi başlamaktadır. Batı (Avrupa) dünyasını inşâ eden eski Yunanlılar ise Asya dünyasının o zamanki liderleri olan Persler ile bu bölgede, bu denizlerde karşı karşıya gelmişlerdir. Böylece Şark Meselesi M.Ö. 5'inci yüzyıldaki Yunan-Pers savaşları ile başlamıştır.
" Asya'yı temsil eden ağır, yavaş hareketli ve kalabalık Pers ordusu, Avrupa'yı temsil eden az sayıda bulunan çabuk hareketli ve akıl ile savaşan Atina ordusu Maraton'da karşı karşıya geldiler ve Atinalılar bu savaşta Avrupa'yı kurtardılar. Maraton savaşı alanında binlerce Pers askeri ölü düştü ve bu savaş alanı Avrupa'nın en büyük zaferinin biri halinde ebediyete kadar bir simge olarak kalacaktır."
Bu makaleye göre Yunan-Pers savaşları Şark Meselesi'nin ikinci evresi ise Büyük İskender'in zamanında Hellenizm'in artık Parikles'in ve 5'inci asrın güçlü Hellenizm'i değildi. İlk Yunan-Pers savaşlarından sonra " Peleponez Savaşı" olarak tanınan iç savaş Hellenizm'e büyük zarar vermiştir. Büyük İskender Persleri yenerek Hindistan'a kadar ilerledi ancak onun ölümünden sonraki Hellenizm Asya'yı tamamen Yunanlaştırmak için yeterince güçlü değildi.
Büyük İskender zamanında yozlaşmaya başlayan Helenizm, Perikles demokrasininin sağlam Hellenizm'i değildi. Bu yüzden Büyük İskender'in zaferleri " Şark Meselesi"ni çözememiştir.
Gördüğünüz gibi bu makaleye göre Şark Meselesi, " medenî " Avrupalılar ve " vahşî " Asyalılar, demokrasiyi ve bilimleri seven Avrupa dünyası ve akınları arasında kronik bir meseledir. Tabiî ki, bu iki dünyanın ortak sınırları Balkanlar ve Anadolu bölgesi olmuştur." ( 1 )
Mes'eleye, bizim cihetimizden baktığımız zaman, " medenî Avrupalılar" ifadesine katılmak , elbette mümkün değildir. Sâdece, yazarın ifade edişi böyle. Zîrâ; Avrupalılar, her ne kadar bâzı ilim sahalarında, bâzı dönemlerde ilerlemiş olsalar dahi, " medenîliğin " ilmî bir hüviyet değil, ahlâkî bir vasıf olduğunu söylemem gerekir. Bu cümleden olarak da, başta, coğrafî olarak Avrupalılar olmak üzere, " zihnî olarak " da, onların izini sürenlerin hepsi, Türk'ü imhâyı, târih boyunca, zaman zaman alenî ve zaman zaman da sinsi ve işbirlikçi bir tavırla sürdürmüşlerdir.
Bu bakımdan, oldukça uzun bir zamandan beri, - bana göre Atillâ'dan îtibâren - Şark Meselesi sürüp gelmektedir. Dolayısiyle; Batılılar, Çanakkale'de yenilmelerine rağmen huylarından asla vazgeçmemişler, çeşitli bahanelerle, Osmanlı Cihân Devleti'ni talan ettikleri gibi, son Türk diyârı olan Anadolu'yu da istilâdan imtinâ etmemişler, insâfsızca, alçakça ve vahşiyâne saldırılarına devam etmişlerdir.
" Osmanlı Devleti XlX. Yüzyılda birçok savaşa girmiş ve bu savaşların birçoğunda yenilerek pek çok toprak kaybına uğramıştı. Bu yüzyılda, Osmanlı aleyhine hızla gelişerek imparatorluk üzerindeki etkisini hissettiren Şark Meselesi'nin mimarları olan Avrupa'nın büyük devletleri XlX. Yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı Devleti topraklarını bölmek, paylaşmak ve imparatorluğa son vermek amacıyla birbirleri arasında hızlı bir bloklaşma dönemi başlattılar. Avrupa devletleri arasındaki bu bloklaşma XX. Yüzyılın en büyük olayının meydana çıkmasına sebep oldu. Oldukça geniş bir sahada ve çok uzun süren Birinci Dünya Savaşı (1914-1918 ) dünya tarihinde olduğu kadar, Türk tarihi açısından da son derece önemli sonuçlar doğurdu. İtalya (1911) ve Balkan ( 1912-1913) Savaşları akabinde bir anda kendini Birinci Dünya Harbi gibi büyük bir savaşla karşı karşıya bulan Osmanlı Devleti, dört yıl sonunda 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'ni imzalamak zorunda kaldı.
Osmanlı Devleti'nin fiilen sona erdiğini açıkça ortaya koyan bu mütareke Osmanlı Devleti açısından son derece ağır şartları içeriyordu. Çünkü söz konusu mütareke, bir yandan Osmanlı Devleti'nin savunma gücünü büyük oranda zayıflatmayı hedeflerken, diğer yandan da Birinci Dünya Savaşı'nın galibi olan İtilaf Devletleri'ne güvenlikleri gereği Anadolu'da herhangi bir bölgeyi işgal etme hakkını tanıyordu. Bunların yanında tüm ulaşım ve haberleşme ile ilgili vasıtalar da İtilaf güçlerinin denetimi altına giriyordu. Osmanlı Devleti'nin aleyhinde olarak hazırlanan ve son derece belirsiz ifadeleri içeren bu mütareke ile yakınçağın başlarından itibaren Osmanlı Devleti'nin parçalanması ve özellikle esasları Avrupa'nın büyük emperyalist devletleri tarafından tespit edilen Şark Meselesi'nin nihaî hedefi olan Anadolu'daki Türk varlığına son verme amacını gerçekleştirebilmek için İtilaf devletlerinin eline büyük fırsat geçmişti. İtilaf güçleri 8 Kasım 1918'de Musul'u işgal ettiler. İtilaf devletlerinin asıl hedefi olan Anadolu toprakları da kısa süre sonra bu işgal faaliyetlerinden nasibini aldı. Bu işgalci güçler gerek Mondros Mütarekesi'nin 7. Maddesi ve gerekse Birinci Dünya Savaşı sırasında İtilaf devletlerinin Ortadoğu topraklarını paylaşma esasına dayalı olarak aralarında yaptıkları gizli bir takım anlaşmalar doğrultusunda, Anadolu'da yer yer işgal faaliyetlerine başladılar.
(...) İtilaf kuvvetleri daha önce de belirttiğimiz üzere aralarında yapmış oldukları birtakım gizli anlaşmalara uygun olarak işgal faaliyetlerini Anadolu'nun dört bir yanını kapsayacak şekilde genişlettiler." ( 2 )
Umûmî Türk tarihi içersinde değil; sâdece Osmanlı Cihân Devleti'nin hükümranlığında bile çok küçük bir zerre teşkil eden 1912-1922 yılları arası dönemi, bütün kaybedişlerimizin - iniş, çöküş ve yıkılışlarımızın- en bâriz bir numûnesidir ki, tıp ifadesiyle söylersek, " biyopsi" için tahlile gönderdiğimizde, mâruz kaldığımız hücûmlarda- aşağı-yukarı hep aynı netîceyle karşılaşmamız mümkündür. Gafletler, ihânetler, nemelâzımcılıklar, vurdumduymazlıklar, adâletsizlikler, mezâlimler, fitneler, kışkırtmalar, isyânlar...ne ararsanız, bu hâdiselerin tekerrürü için mevcuttur.
b. HASAN UMUR HAKKINDA KISA BİLGİ
Muhakkaktır ki; Samsun şehri de, bunlardan nasibini almıştır. Yukarıda çizmeye çalıştığımız ana çerçeve içersinde, Samsun'unun Millî Mücâdele dönemindeki vaziyetini Hasan Umur'un bakışıyla, O'nun müşâhede, tespit ve tahlilleriyle sunmaya çalışacağız. Tabiî ki, önce, Hasan Umur hakkında kısa da olsa bir bilgi vermek gerekecektir. Bu müstesnâ zat kimdir, nasıl bir itimat edilirliği vardır ki, O'nun fikirleri muteber olsun, değil mi?
Hasan Umur; 02 Mayıs 1296 ( 1880) târihinde T(ı)rabzon'un Of kazasına bağlı Hayrat'ın Yarlı Köyü'nde doğmuştur. Babası; Osmanlı donanmasında, altı yıl, bölük eminliği yapan Boduroğulları'ndan Hacı Ömer Efendi, annesi ise; Hatice Hanım'dır.
Hasan Umur, ilk bilgilerini babasından aldı ve öğrenimini ise, Of'un değişik medreselerinde yaptı. 1906'da Of'taki medrese eğitimini tamamladı. Ardından; İstanbul Bayezid Medresesi hocalarından Bergamalı Ahmed Cevdet Efendi'den icâzet aldı. Sonra, T(ı)rabzon'a dönüp birçok yerde medrese hocalığı ve buna ilâveten ilköğretim müfettişliği yaptı. Of'un Sıraağaç Köyü'nde hoca iken, matematik, târih ve Farsça dersleri okuttu.
T(ı)rabzon'un, Birinci Dünya Harbi sırasında Ruslar tarafından işgali üzerine, Samsun'un Bafra ilçesine hicret etti. Hasan Umur Hoca, bu hicret hâdisesini şöyle anlatır:
" Birinci Büyük Harbin büyük felâketlerinden olan, düşman istilâsı bizim Of kazasına da uğramıştı. On üç nüfus ailemle- kardeşim İsmail Umurdan başka yardımcım olmadığı halde- baba ve dedelerimizin asırlarca doğup yaşadıkları ve yaşadığımız güzel köyümüzü, evimizi ve her şeyimizi bırakarak Karadeniz sahili boyunca bir çok elem ve ıstırap görüp geçirdikten sonra güzel Samsundan da geçerek elli üç günde Bafra'ya varmıştık. Birinci merhalemiz olan Bafra'da maceralarla dolu hicret senelerimizi geçirdikten sonra mukadderat , bizi son merhalemiz olan Samsunda yerleştirdi ve Samsun ikinci vatanımız oldu." ( 3 )
Hasan Umur; Bafra'nın Hoca Hüseyinli Köyü'nde tütün alım-satımıyla ticârete başladı.
Askerlikten muaf olmasına rağmen, görev isteğinde bulunarak Edirne cephesinde askerî görev üstlendi. 1918'de, Rusların, T(ı)rabzon'dan çekilmesi üzerine, köyüne dönen Hasan Umur Hoca; İstiklâl Harbi'nin başlaması üzerine tekrar Samsun'a geldi. Millî Mücâdele gönüllüsü arkadaşlarıyla berâber, başta Samsun Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti olmak üzere, Samsun Hilâl-i Ahmer Cemiyeti ( Kızılay ) Reisliği, Tayyare Cemiyeti ( Türk Hava Kurumu ) İkinci Reisliği, Samsun Himaye-i Etfal Cemiyeti ( Çocuk Esirgeme Kurumu ) , Türk Ocağı gibi birçok cemiyetin kurucusu oldu ve onlarda görev yaptı.
Vaâzlarıyla, Millî Mücâdele lehine halkı irşâd etti.
Hasan Umur Hoca, 10 Ocak 1934 tarihinden 25 Ekim 1934 tarihine kadar, 288 gün Samsun Belediye Başkanlığı görevinde de bulundu. Bilâhare, İstanbul'da ticâretle meşgul oldu. 1965 yılında hacca giden Hasan Umur Hoca, 10 Ağustos 1977'de, 97 yaşında, İstanbul'da vefât etti. Vefâtından iki gün sonra Teşvikiye Câmii'nde kılınan öğle namazını müteakip Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi.
Dördü kız ve dördü de erkek olmak üzere sekiz çocuk babası olan Hasan Umur Hoca, 1934'te ilk eşi Ayşe Hanım'ın vefâtı üzerine Muhsine Hanım'la evlenmişti.
Hasan Umur Hoca; ikisi Samsun'la ilgili olan, toplam altı kitaba imza atmıştır. Bunlar-târih sırasıyla-şunlardır:
1.Samsun'da Müdafaa-yı Hukuk ( Âdil Pasin'le müşterek)( 1944)
2. Samsun'da On Beş Sene ( 1947)
3. Of Ve Of Muharebeleri ( 1949 )
4. Of Tarihi ( Vesîkalar ve Fermanlar) ( 1951)
5. Of Tarihine Ek ( 1956 )
6. Kuyucu Murat Paşa ( 1973)
Bütün bunlardan anlıyoruz ki; Hasan Umur Hoca mükemmel bir insandı. Her bakımdan, üstün bir dinî, ilmî ve kültürel mevkiye sâhip, ahlâkî ve millî vasıflarla tezyîn edilmiş bir şahsiyet olduğu gibi; çektiği her türlü eziyet ve çilelere rağmen, millî heyecan ve şuûrla, istikametinden ve emelinden zerre tâviz vermeden, büyük bir gayret ve azimle ilmini yazıya dökmüş ve mücâdelesini de fiilî olarak, hem cephede ve hem de cephe gerisinde sürdürmüştür.
Bu noktada, bir hususa daha dikkat çekmek isterim ki, o da, görünür bir vaziyette bulunan çökmekte/yıkılmakta olan Osmanlı Cihân Devleti'nin maarif sistemindeki üstün mertebedir. Bu nasıl bir maarif sistemidir ki, mensubu bulunduğu Devlet çökerken bile; bunu, cumhuriyeti kurucu öncü kadrolarda da müşâhede edebildiğimiz gibi, o, böyle mükemmel ve numûne şahsiyetler, şâir, edîb, mütefekkir ve komutanlar yetiştirebilmiştir.
Hasan Umur'un, Samsun hakkında yazdığı iki kitap, muhakkaktır ki, - bilenler/idrâk edenler için- hazîne değerindedir. Zîrâ; yaşayanların kaleminden hâdiselerin naklinde, kan-ter ve gözyaşı müşterekliğinin " hakikat elmas"ı vardır. Bu hakikat, bizi incitse bile, bu böyledir ve böyle olmalıdır.
Öyleyse; bu hakikatı arama yolculuğuna çıkabiliriz.
c . MİLLÎ MÜCÂDELE'NİN BAŞLATILMASI VE MONDROS MÜTAREKESİ GÜNLERİNDE SAMSUN
Millî Mücâdele; 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa'nın, on sekiz arkadaşıyla birlikte, 19 Mayıs 1919 târihinde Samsun'a çıkışıyla başlatılan Türk millî hareketinin umûmî adıdır. Bu vesîleyle;Mustafa Kemal Paşa'nın maiyetinde bulunan bu kıymetli zevatı da zikretmekte fayda mülâhaza ediyorum:
* 3. Kolordu Kumandanı Miralay Refet (Bele) Bey
* Müfettişlik Kurmay Başkanı Miralay Kâzım ( Dirik) Bey
* Kaymakam Mehmet Ârif (Ayıcı) Bey, Kurmay Başkanı Yardımcısı
* Binbaşı Hüsrev ( Gerede) Bey), Karargâh Harekâtı Şubesi Müdürü
* Binbaşı Kemal ( Doğan) Bey, Müfettişlik Topçu Sağlık Bakanı
* Miralay Doktor İbrahim (Tali Öngören) Bey, Müfettişlik Sağlık Bakanı
* Binbaşı Doktor Refik (Saydam) Bey, Sağlık Başkan Yardımcısı
* Başyaver Cevat Abbas (Gürer) Bey, Müfettişlik Başyaveri
* Yüzbaşı Mümtaz (Tunay) Bey, Kurmay Yardımcısı
* Yüzbaşı İsmail Hakkı ( Ede) Bey, Kurmay Yardımcısı
* Yüzbaşı Ali Şevki ( Öndersev) Bey, Müfettişlik Emir Subayı
* Yüzbaşı Mustafa Vasfi ( Susoy) Bey, Karargâh Komutanı
* Üsteğmen Hayatî Bey (Soyadı Kanunu çıkmadan önce vefât etmiştir), Kurmay Başkanı-Emir Subayı ve Müfettişlik Kalem Âmiri
* Üsteğmen Abdullah Bey ( Soyadı Kanunu çıkmadan önce vefât etmiştir), İâşe subayı
* Üsteğmen Ârif Hikmet ( Gerçekçi ) Bey, Kurmay Yardımcısı
* Teğmen Muzaffer ( Kılıç) Bey, Müfettişlik İkinci Yâveri
* Faik ( Aybars ) Bey, Şifre Kâtibi
* Memduh ( Atasev ) Bey, Şifre Kâtibi Yardımcısı.
" 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi günlerinde, Samsun, bağımsız Canik Sancağı'nın merkez kazasıydı. Sancağın dışında beş kazası daha vardı. Bafra, Çarşamba, Terme, Ünye ( bugün Ordu'ya bağlı) ve Fatsa ( bugün Ordu'ya bağlı). Samsun'un ilçelerinden olan Kavak ve Alaçam, o dönemde Samsun ve Bafra kazalarının birer nahiyesi durumunda idiler. Samsun'un bugünkü ilçeleri Lâdik, Havza ve Vezirköprü (Köprü) ise, o dönemde Sivas Vilâyeti'nin Amasya Sancağı'nın kazaları idiler. Canik Sancağı'nın 300.000 dolayında nüfusu vardı ve bunun ( göçmen adı altında getirilenlerle birlikte) yarısını Rumlar teşkil ediyordu. Sancağın merkezi Samsun olmasına rağmen Bafra ve Çarşamba kazaları, nüfusça Samsun'dan daha kalabalıktı.
15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'e asker çıkarmasından 2 gün sonra da İngilizler, bu defa Samsun'a çıkartma yaptılar ve halka gözdağı verdiler.
lX. Ordu Müfettişi olarak Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktığı gün, şehirde İngiliz askerleri vardı ve Merzifon dâhil, bölgede önemli bir askerî güç olarak bulunuyorlardı.
Mustafa Kemal, 21 Mayıs'ta Harbiye Nezâreti'ne gönderdiği raporda; Samsun ve dolaylarında 40 kadar bölücü Rum çetesi bulunduğunu, Müslüman halkın kaygı ve korku içinde yaşadığını" bildiriyordu. ( 4 )
Mondros Mütarekesi'ni müteakip, son Türk yurdu olan Anadolumuz emperyal güçler tarafından işgal ediliyor ve acımasızca zulümler yapıyorlardı. Bunlardan biri de, Yunanlıların yaptığı işgaller ve zulümlerdi.
" Bu durum Kuzey Anadolu'da ve özellikle Samsun'da son derece tehlikeli bir durum almıştır. Çünkü 1830'da kurulan Yunan Devleti'nin dış politikasının temeli olan " Megali İdea"nın Anadolu toprakları üzerindeki en önemli hedeflerinden birisi Batum'dan İstanbul'a kadar olan Kuzey Anadolu'da tarihî Pontus Devleti'ni ihyâ etmekti. Bunun için de ayrılıkçı Rumlar tarafından Samsun, kurulması tasarlanan Pontus Devleti'nin merkezi olarak görülmekteydi. Bundan dolayı daha Birinci Dünya Savaşı yıllarında ortamdan istifade eden ve Pontusçu idealler uğrunda gayret sarf eden ayrılıkçı Rumlar Samsun'da özellikle Bafra kazasında Nebiyan civarlarında çeteler kurarak eşkıyalık yapmaya ve Türk halkını huzursuz etmeye başlamışlardır." ( 5 )
" Georgios Govessis, -yukarıda sözü edilen- kitabında, Yunanistan'ın " millî bütünleşme" ideolojisini de açıklamaktadır:
" Ocak 1844'de başbakan olan İoanis Koletis, Yunan Parlamentosu'nda 1922'ye kadar Yunanistan'ın resmî millî ideolojisi olan " Megali İdea"yı açıkladı. " Megali İdea" Balkan ve Anadolu Yunanlıların bir Yunan Devleti'nin çatısı altında kapsanmasını (toplanmasını) açıklıyordu; Yunanistan Krallığı bütün Yunanistan değildi. O, Yunanistan'ın yalnızca bir parçasıdır. Hellenizm'in iki büyük merkezi vardır; Atina ve Konstantinapolis. Atina, sadece Kraliyet Başşehridir. Konstantinapolis ise, bütün Helenlerin sevinci ve ümidi olan büyük başkenttir. ( sy.38) " ( 6 )
Bu vahim vaziyetin son dönem manzarasını da, Kemal Atatürk, şöyle anlatıyordu:
" 1919 senesi Mayısının 19 uncu günü Samsuna çıktım. Vaziyet ve manzarai umumiye: Osmanlı Devletinin dahil bulunduğu grup, Harbi Umumide mağlûbolmuş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şeraiti ağır, bir mütarekename imzalamış. Büyük Harbin uzun seneleri zarfında, millet yorgun ve fakir bir halde.
( ... ) Ordunun elinden esliha ve cephanesi alınmış ve alınmakta...
İtilâf Devletleri, mütareke ahkâmına riayete lüzum görmüyorlar. Birer vesile ile, İtilâf donanmaları ve askerleri İstanbul'da. Adana vilâyeti, Fransızlar; Urfa, Maraş Ayıntap, İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konyada, İtalyan kıtaatı askeriyesi; Merzifon ve Samsunda İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta, ecnebî zabit ve memurları ve hususi adamları faaliyette. Nihâyet, mebdei kelâm kabul ettiğimiz tarihten dört gün evvel, 15 Mayıs 1919 da İtilâf Devletlerinin muvafakatiyle Yunan ordusu İzmire ihracediliyor.
Bundan başka, memleketin her tarafında, anasırı Hıristiyaniye hafi, celi, hususi emel ve maksatlarının temini istihsaline, devletin bir an evvel, çökmesine sarfı mesai ediyorlar.
Bilâhara elde edilen mevsuk malûmat ve vesaik ile teeyyüdetti ki, İstanbul Rum Patrikhanesinde teşekkül eden Mavri Mira heyeti, vilâyetler dahilinde çeteler teşkil ve idare etmek, mitingler ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Yunan Salibiahmeri, resmî muhacirin komisyonu; Mavri Mira heyetinin teshili mesaisine hadim. Mavri Mira heyeti tarafından idare olunan Rum mekteplerinin izci teşkilâtları, yirmi yaşını mütecaviz gençler de dahil olmak üzere her yerde ikmal olunuyor.
Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira heyeti ile hemfikir olarak çalışıyor. Ermeni hazırlığı da tamamen Rum hazırlığı gibi ilerliyor.
Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde teşekkül etmiş ve İstanbuldaki merkeze merbut Pontus cemiyeti sühuletle ve muvaffakıyetle çalışıyor.
Vaziyetin dehşet ve vahameti karşısında, her yerde, her mıntıkada birtakım zevat tarafından mukabil halâs çareleri düşünülmeye başlanmış idi. Bu düşünce ile alınan teşebbüsat, birtakım teşekküller doğurdu. Meselâ: Edirne ve havalisinde Trakya-Paşaeli unvaniyle bir cemiyet vardı. Şarkta, Erzurum ve Elâzizde merkezi umumisi İstanbulda olmak üzere Vilâyatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti teşkil edilmişti. Trabzonda Muhafaai Hukuk namında bir cemiyet mevcut olduğu gibi Dersaadette de Trabzon ve Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti vardı. " ( 7 )
Hasan Umur da, yaptığı tespitlerde aynı kanaatleri taşıyordu. Yerli ve yabancı işbirlikçilerin yaptıkları ihânetleri, Türk'ün bağrına saplamaya çalıştıkları zehirli hançerleri tesirsiz hâle getirebilmenin endîşesini yaşıyor ve mücâdelesini bu cepheye karşı veriyordu.
KAYNAKLAR
1.Arslan Tekin, Türk Adanı Silme Planı/Şark MeselesininSon Aşaması, Paraf Yayınları, İstanbul 2013, Sf. 30-32
2.Bünyamin Kocaoğlu (Yrd. Doç.Dr.) Millî Mücâdele Yıllarında Samsun, Samsun Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Samsun 2008, Sf. 1
3. Hasan Umur, Samsunda On Beş Sene, Güven Basımevi, İstanbul 1947 Sf. 3
4.Ali Kayıkçı, Portus’a Darbe, 2. Basımın Önsözü, Samsun Gazeteciler Cemiyeti Yayını, Samsun 1990, Sf. 10
5.Bünyamin Kocaoğlu (Yrd.Doç.Dr.)a.,g.,e., Sf. 2
6.Arslan Tekin, Türk Adını Silme Planı/Şark Meselesinin Son Aşaması, Paraf Yayınları, İstanbul 2013, sf.32
7.Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt 1, 1919-1920, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1972, Sf. 1-3
(Devamı Yarın)
Yorumlar
Kalan Karakter: