‘BEN : ŞİİR’ başlıklı makalemde, şiirin sâdece duygular dünyasının eseri olmadığını; işin, bir de matematik/hesap yanı olduğunu, poetik estetiğin ancak bu şekilde tahakkuk edebileceğini ifadeye çalışmıştım.
Çarpım tablosunu bilmezseniz; köyünüzden kasabanıza ve kasabınızdan da bağlı bulunduğunuz il’e ne kadar uzaklıkta olduğunuzu bilemezsiniz!
Çarpım tablosunu bilmezseniz; ne misafir odanızın, ne de, evinizin önünde küçücük bir bahçeniz varsa, onun alanını bulamaz-bilemezsiniz.
Çarpım tablosunu bilemezseniz; ne litrenin ne olduğunu, ne de metreküpü bilirsiniz!
Fezânın derinliklerindeki yıldızları ve bu yıldızların ötesinin ötesini tahayyül gücünüz kadük kalır; estetiksiz ve metafiziksiz, hiçbir maddenin öz’ünü kavrayıp ona nüfûz edemezsiniz.
Önce, yakınızdakilerle temas; sonra ve sonra, uzaklardan gelen ilhâma kapı aralamak, o yolda yürümek, mesâfe almaya çalışmak, her san’atkârın arzusu olmalıdır.
İki kere iki dört ederi, iki kere ikinin fezâya doğru açılan kanatlarında yaşamak isteyince, ne kadar muazzam ve muhteşemliklerle karşılaştığınıza şaşarsınız.
Oralardaki, iki kere iki, belki milyon kere milyondur!..
Gök-Türk Kitâbeleri’nde, Bilge Kağan’ın sözlerine bakalım:
“Bunca milleti hep düzelttim….İleri (Doğuda) Şandung ovasına değin sefer ettim. Denize (kadar) değmedim. Beride (Cenupta) Tokuz Ersin’e değin sefer ettim. Tibet’e (kadar) değmedim. Geride (Batıda) İnci ırmağını geçerek Demir Kapı’ya değin çeri sürdüm. Yukarda Yir Bayırku(lar)ın yerine değin çeri sürdüm. Bunca yer(ler)e değin (Türk adını) yürüttüm. …İl tutulacak yer Ötüken ormanı imiş.
Bu yerde oturup Çin milleti ile (aramı) düzelttim.
(…)Tanrı yarlıkadığı için, kendi kutum var (olduğu) için (ben) Kağan (olarak) (tahta) oturup yok, yoksul milleti hep toplattım.
Yoksul halkı zengin kıldım; az milleti çok kıldım
Sözümde yalan var mı? Türk Beyler! Millet! İşitin!
Türk milleti(nin) derlenip il tuttuğunu buraya vurdum. Yanılıp öldüğünü de buraya vurdum. Ne sözüm (var) ise ebedî taşa vurdum...
(…) Ben (bu) bengi taş(ı) (yontmak) (dikmek için) Çin Kağan’dan sanatkâr(lar) getirttim. (onlara) nakışlattım. Benim sözümü kırmadı. Çin Kağan’ı içerdeki nakışçısını gönderdi. Onlara güzel (bir) bark yaptırdım. İçine dışına güzel nakış vurdurdum. Taş yontturdum. Gönüldeki sözümü (yazdırdım).” (Bkn. Nihad Sâmi Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1971, Sf. 61-62)
Türk Milleti’nin, bundan bin iki yüz sene önceki fakat binlerce senelik ‘kültür birikimini’ de aksettiren bu sözler; hem bir bilgi/tecrübe ve nasihat hârikası ve hem de, ‘ben’e dâir önemli bir örnektir.
‘Ben’, temsil makamı’dır. Cemiyeti yânî milleti; fikrî, siyâsî, askerî ve estetik (bediî) ve edebî olarak temsil merciidir.
Konumuz olan şiirle ilgisi nedir, denilebilir. İşte, tam bu noktada, şiirin, bir takım kuru/denenmiş kafiyelerle de vücûd bul(a)mayacağını söyleyebilirim.
Maksadım; vezinler meselesi değildir!..
Gök-Türk Kitâbeleri’ndeki sözdizimine/cümle kuruluşuna/yapısına baktığımız zaman, tam bir şiir üslûbuna şâhit oluruz.
“Sözümde yalan var mı?” sorusunun temellendirdiği idrâk; bir nefs muhasebesiyle ahlâklılık ve güzelliğe kapı aralamaktır. “Dosdoğruluk” yânî “yalansız’ niyet, söz ve tavır, san’atların esasını teşkil eden güzelliğin de öncü değeridir.
Bu; sözde-şiirde, hitabette, belâgatta, mûsıkîde ve mîmârîde, nakışta, resimde, hattatlıkta, Türk bakışını/telâkkisini/görüşünü ortaya koyar vasıftadır.
Altalta değil de, cümlelerin yanyana olması, belki yanılmaya sebebiyet verebilir. Öyle değil!..
Düşününüz ki; Amerika Birleşik Devletleri kurulmadan bin sene öncesinden bahsediyoruz!..
Bilge Kağan’daki bu “ben”; tamamiyle ve eksiksiz olarak, bütün değerleriyle Türk Milleti’nin kendisi’dir; estetiğe yansıması/aksetmesidir.
Muhakkaktır ki, bizim umûmî san’at anlayışımızın özünde, “Sûret yapanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir.” (El-Mü’minun, 14) âyeti ve “Allah güzeldir ve güzeli sever” hadîsinin büyük önemi vardır.
Bu; bizi/san’atçıyı, ‘sathîlikten/kabukta kalmaktan” kurtarır. Öz’e yürümeyi, ilerlemeyi, derinlere inmeyi, sağlar. Kişiyi; maddenin kimyâsına, bilâhare de, kimyâ-yı saâdeti’ne ulaşma mertebesine mazhar edebilir.
Pîr-i Türkistan Ahmet Yesevî (?-1166)’de, ‘ben’ ve ‘sen’ gidip gelir.
Dîvân-ı Hikmet’te: “kavruldum, yandım, kül gibi yokluğa erdim” ve “Benim hikmetlerim kân-ı hadîstir;/kişi nasip almasa , bil habistir” mısraları ile, “Nerde görsen kalbi kırık, merhem ol sen;/öyle mazlum yolda kalsa, hemdem ol sen” mısraları da, temel anlayış itibariyle, Bilge Kağan’dan pek farklı değildir.
Ekseriyâ Farsça, bâzılarını da Türkçe yazdığı şiirlerinde, “Farsça söylüyorsam da aslım Türk’tür” diyen Mevlâna (1207-1273) da, bir rübaisinin iki mısrasında yine “ben” diyerek mesajını öyle verir:
“Ben, sağ olduğum müddetçe Kur’ân’ın kölesiyim
Ben, Muhammed muhtârın (s.a.v) yolunun tozuyum”
“Ben”, burada, kendini öne çıkaran, nefsî bir tavrın îzahı değil; ‘tevâzû”yla, kendini sindirme, sükûnete dâvet ve teslim ifadesi olarak, bir ‘remz’dir/sembôl’dür.
“Cümle şâir dost bağçesi bülbüli
Yûnus Emre arada dûrraclana”
Diyen Yunus Emre (1241?-1321?) kadar “ben” ile, şiir yazan hemen hemen hiçbir şâir yoktur.
Hattâ, “sen” ve “biz” diye hitap ettiklerinde bile, söz dönüp dolaşır ben’e /kendine gelir.
“Dört kitabun ma’nisin okudum hâsıl itdüm
Işka gelincek gördüm bir uzun hece imiş”
….
“Ben gelmedim da’viyiçün benüm işüm seviyiçün
Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmağa geldüm”
“Işk/aşk”; “bir uzun hece” olarak matematikleşir. Aşk’sız; hiçbir san’atın ve ilmin meydana getirilmesi mümkün değildir. O “uzun hece”, ben’i/biz’i, hakîkî olana/hakîkî aşk’ın sâhibine götürür.
“Hece”, eğer uzatılmakla farklı bir yüksek değer kazanıyorsa, bunda, ‘harf’in hiç mi hissesi yoktur?
Yûnus Emre; “ben”li mısrâları yanında, kendisini de sıgaya çeker ve bir hakikati şu mısrâ ile dile getirerek, “ben’den veya kendi’den çıkar, “asıl’a döner:
“Yunus’un sözi şiirden ammâ aslı(dur) kitabdan”
‘Akıl-gönül’ veya tersi ‘gönül-akıl’ münâsebeti böyle başlar. Akıl; ulaşmak istediği yere/makama/mevkiye, “gönül” ile muhabbet kurarak, ‘şiiri de vasıta kılarak’ ulaşmak ister. Ulaşır mı? Gayret, o yoldadır!..Bu kadar!..
Mevlâna’nın; “Aşk, sayıya sığmaz, ölçüye gelmez, sevgidir” sözü, maddî ilimlerin bile temelde ulaşması gereken bir ‘kaide gibi’dir. Şiir ile matematiği irtibatlandıran ‘nokta’ da budur. Aşk’taki “sayıya sığmazlık, ölçüye gelmezlik” ile, matematikteki sonsuzluk kavramını buluşturmak böyle olur.
Fuzûlî (?-1556)’nin ise; bütün kaynaklarda, döneminin bütün ilimlerinde ileri safhada bilgi sahibi bir şâir olduğu nakledilir.
Nihad Sami Banarlı, bu konuda şöyle der:
“Fuzûlî, kelâm ilminde eser verecek kadar İslâm felsefesinde derinleşmiş; tasavvuf felsefesini, şiiriyle, hayâtıyle, inanışıyle kaynaştıracak kadar engin bir duyuş, düşünüş ve yaşayış sistemi hâlinde, benimsemiştir.
Şiirlerinde işlediği zengin mitoloji kültürü, onun yaratılıştan beri insan vicdânına duyduğu yakınlığı gösterir.
Hemen bütün şiirleriyle kaynaşmış, geniş bir fen, hayat ve içtimâiyat bilgisi Fuzûlî’nin umûmî kültür bakımından vardığı yüksek seviyenin açık delilidir.
(…) Zirâ:
“İlimsiz şiir, temelsiz duvar gibi olur.
“Temelsiz duvar ise son derece itibarsızdır.”
Şâir, sanatında ilerledikçe ilimsiz şiirden, ruhsuz bir cesetmiş gibi, tiksinir” (Bknz. Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Millî Eğitim basımevi, İstanbul 1971, Sf. 534)
“İlimsiz şiir”den kasıt nedir? Aklına gelini yazıp ortaya döküp, sonradan, “Aman, ben, ne yaptım? deyip” , keşkelere bürünmek mi?
Diğer taraftan; Fuzûlî’deki ‘ben’, tıpkı Yûnus Emre’deki gibi, “aslı kitabdan” olan faziletli tavrın tezahüründen başka bir şey değildir. Bu tavır, aynı zamanda, geçmişten geleceğe, umûmî Türk kültüründeki yüksek zarîf, vicdânî ve medenî anlayışın bütün insanlık âlemine numûne teşkil eden tavrıdır ki, buna, şanlı bir örnek olarak aşağıdaki mısrâları verebilirim:
“Bin cân olaydı kâş men-i dîl’şikestede
Tâ her biriyle bin kez olaydım fedâ sana”
(Yânî: Gönlü kırık olan bende keşki bin cân olaydı da,
Herbiriyle sana bin kere fedâ olaydım)
Bu ‘BEN’, Türk milletindeki yüksek hasletlerin, fedâkârlığın, inceliğin ve zarâfetin ispatı’dır.
Kelimelerin kaynaşmasından meydana gelen ‘âhenk’ bir yana, iç muhtevadaki mâna derinliği ve maddeden sıyrılış, sözünü etmeye çalıştığımız muhteşem Türk estetiğine de bir numûne teşkil eder.
Buraya kadar ‘Kaç ben?’ ile muhatap olduk, düşünmemiz lâzım. Bu “benler’ târihî seyir içinde’, ‘temel/öz’ aynı kalmak şartıyla, birebir örtüşmektedir. Aynı estetik idrâk, hepsinde müşterek bir tavır/icrâ olarak ortaya çıkmaktadır/konmaktadır.
Bu, ne demektir? Bu, şu demektir ki; umûmî Türk şiirine (ve tabiî ki diğer san’atlarına) baktığımız zaman; “ben”, âdeta, ‘yekpâre’ bir hâl almış görünmektedir.
Bu cümleden olarak, umûmî Türk estetiği ve hâliyle, Türk poetikasının ana çizgileri de bu örneklerle belirtilmiş olmaktadır.
Yüzlerce senelik, milyonlarca kişide ifadesini bulan bir anlayışın/telâkkinin, matematik neticesi de bu değil midir?
“Yûnus Emre’nin, “Bir ben vardır benden içeri” metafizik temalı sözü, Bilge Kağan’ın:”Gönüldeki sözü” ile, aynîlik taşımıyor mu?
“Benden içeri” ile, “Gönüldeki söz” arasındaki estetik ve fikrî bağı iyi kavramak lâzımdır.
Yine, burada sözünü ettiğim Ahmet Yesevî’nin, Mevlâna’nın, Yûnus Emre’nin veya Fuzûlî’nın “Gönül söz”lerindeki “ben”; ilelebet devam edecek olan Türk poetikasının esasını işâret etmiyor mu?
Yorumlar
Kalan Karakter: