19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışının öncesini ve sonrasını mercek altına almadan bugünün mes’elelerine sıhhatli bakmamız ve çözüme ulaşmamız mümkün değildir.
Bugünden, henüz dünyâya gelmediğimiz, bundan bir asır kadar öncesini tam olarak tanımadan, onunla aynîleşmeye gayret etmek ve o günlerin zorluklarını aynı hislerle yaşamak, zamanımızda çok kullanılan bir ifadeyle söyleyeyim “empati kurmaya çalışmak” hiç de kolay bir şey değildir.
Yoklukların yokluğundasınız! Bugüne nazaran, dünyada da yok; ve dünyanın o yokluğuna nazaran, bizde yok ötesi yok! Böyle bir hâldeyiz!..
Silâh yok, yiyecek yok, giyecek yok, ordunun her türlü mühimmatı yok denecek derecede yok, levâzımı aynı yoklukta yok, her türlü ulaşım ve haberleşme vasıtası bitik, yok... yâni aklınıza gelen her ne varsa aynı durumda!..
Her noktadan çıkış arıyoruz... çırpınıyoruz... Yol arıyoruz!.. Çâre arıyorz!.. İşte böyle bir zamandayız!
Mehmet Âkif Ersoy tarafından yazılan ve ilk olarak, zamanın Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından 1 Mart 1337/1921 târihinde, Mustafa Kemal Paşa’nın da hazır bulunduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde okunan İstiklâl Marşı’mız, 12 Mart 1337/1921 târihinde kabûl edilmiştir.
23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması sonrasında, bir “Millî Marş” yazılmasına ihtiyaç duyulmuş ve hemen harekete geçilmiştir.
Bu dönemde, ne yazık ki, Türk topraklarının önemli bir bölümü, düşman işgali altındadır. İstanbul ve Boğazlar’da, İtilâf Devletleri’nin (Başlangıçta, İngiltere, Rusya, Fransa bilâhâre İtalya ve daha sonra Sırbistan, Yunanistan, Romanya, Japonya, Brezilya ve ABD) tahakkümü sürmekte; İzmir-Aydın, Balıkesir, Bursa, Doğu Trakya Yunan tecâvüzü, işkencesi ve zulmüyle işgaldedir. Karadeniz Bölgesi’ndeki fırsatçı pontusçu rum eşkıyâlar da aynı tecâvüz, zulüm ve katliam peşindedirler.
Antalya, Muğla, Burdur İtalyanların; Adana-Çukurova ve Güneydoğu Fransızların; Kars-Ardahan İngiliz destekli Ermenilerin elindedir.
Peki, bu alçak ve şerefsizlerin, mâsûm insanların yaşadıkları Türk vatanında ne işleri vardı(r)?
Tecâvüzler, katliâmlar, yangınlar, vahşîce öldürmeler, başta Batı Anadolu olmak üzere vatanın her sathında ileri safhadadır. İnsanlık çıldırmış, adâlet kör olmuştur!..Türk’ü sindirmek ve silmek, vatanını parçalayıp talan etmek, kendilerini medeniyet öncüsü gören şerefsizlerin yegâne emeli olmuş, topyekûn hücûmla üzerimize çullanmışlardır.
Önceleri, İttifak Devletleri diye anılan Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yanında yer alan İtalya karşı safa geçmiştir.
Balkan Harbi fâciası, Sarıkamış harekâtı sonrası çekilen acılar, Çanakkale’deki muhteşem direnişe rağmen kayıplarımızın çokluğu... Hepsi, hepsi milletimizi derinden yaralamıştır.
Türk Milleti, bunca mücâdeleden sonra hakîkaten fazlasiyle bitap vaziyettedir!..Fakat...bütün bunlara rağmen...ve..
Bütün bu zor şartlar altında, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışından altı ay sonra, millî şahlanışı dile getirebilecek, topyekûn bir millî direniş hareketini başlatmaya zemin teşkil edebilecek bir İstiklâl Marşı yazılmasına karar verilmiş ve bir güfte yarışması açılmıştır.
25 Teşrinievvel (Ekim) 1920 tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde yayınlanan İstiklâl Marşı yarışması şartnâmesi şöyledir:
“Şairlerimizin dikkatine:
Milletimizin dahili ve harici İstiklâl uğruna girişmiş olduğu mücadeleyi ifade ve terennüm için bir İstiklâl Marşı, Umur-u Maarif Vekâleti Celilesi’nce müsabakaya vazedilmiştir. İşbu müsabaka, 23 Kanun-u evvel sene 36 tarihine kadar olup bir heyet-i edebiye tarafından, gönderilen eserler arasından intihap edilecektir ve kabul edilen eserin güftesi için beş yüz lira mükâfat verilecektir.
Ve yine laakal beş yüz lira tahsis edilecek olan beste için bilahare ayrıca bir müsabaka açılacaktır. Bütün müracaatlar Ankara’da Büyük Millet Meclisi Maarif Vekâleti’ne yapılacaktır.”
“23 Kanun-u evvel sene 36” yâni 23 Aralık 1920 güfte göndermenin son kabûl günüydü. Yapılan inceleme sonunda gönderilen şiirlerin hiçbiri marş olabilecek eser seviyesinde bulunmamış ve Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey, yaptığı tedkik sonunda, Mehmet Âkif’in, “beş yüz lira mükâfat” konulmasından dolayı yarışmaya katılmadığını anlamıştı.
Bunun üzerine, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey, Mehmet Âkif’e şu mektubu gönderir: “Pek aziz ve muhterem efendim;
İstiklâl marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zat-ı üstadanelerinin matlup şiiri vücuda getirmeleri, maksadının husulü için son çare olarak kalmıştır. Asil endişenizin icap ettirdiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyiç (heyeanlanma) vasıtasından mahrum bırakmamanızı rica eder ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbetimi arz ve tekrar eylerim efendim. 5 Şubat 1337Umur-u Maarif Vekili Hamdullah Suphi”
Mehmet Âkif, 5 Şubat 1337’de yâni 1921’de kendisine iletilen bu teklifle hemen faaliyete geçmiş, Tacettin Dergâhı’nda çalışmaya başlamış ve 17 Şubat 1337 tarihinde, “Kahraman Ordumuza” ithâfıyla yazdığı İstiklâl Marşı’mızı yayınlanmıştır.
İşte, bu şanlı marş 12 Mart 1921 târihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde oylanarak alkışlarla Türk İstiklâl Marşı olarak kabûl edilmiştir.
Birkaç sene önce benimle yapılan bir mülâkatta söylediğim gibi; ”Türk İstiklâl Marşı, üstün vasıflı bir edebî şaheserdir”.
On kıt’a (kırkbir mısrâ)lık bu muhteşem şiir, Türk Milleti’nin maddî ve mânevî kültür değerlerini tam mânâsiyle ifade etmekte, mâzîmizi bize tanıttığı gibi, istikbâlimize de yol gösterici bir istikamet taşımaktadır. Hele de son iki mısrâsı, târîfi mümkün olmayan bir âhenk ve mânâ yüklüdür:
“Hakkıdır, hür yaşamış başrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl.”
Dünyâda, bugüne kadar yazılmış hiçbir İstiklâl Marşı güftesini de onunla mukayese etmek mümkün değildir.
Çünkü, O, Mehmet Âkif Ersoy tarafından yazılan ve Türk Milleti’nin bütün maddî ve mânevî kültür değerlerini barındıran, bir şahlanış destanıdır. Mehmet Âkif Ersoy, bütün kalbiyle, bu üstün hislerle tezyîn edilmiş bir Türk şâiri olarak, bu muhteşem manzûmeyi kaleme almış ve O’nu, “Kahraman Ordumuza” ithâfıyla şanlı Türk Ordusu’na armağan etmiştir.
Mahir İz’den nakledildiğie göre; Mehmet Âkif, son döneminde, hasta yatağında, kendisine tevcih edilen bir soru üzerine şöyle der: “ALLAH, BU MİLLET’E BİR DAHA İSTİKLÂL MARŞI YAZILACAK GÜNLERİ GÖSTERMESİN”.
Dikkat buyurulsun: O günler, şiir yazılacak romantik günler değildi. Her şeyimizle, topyekûn bütün varlığımızı ortaya koyup mücâdele edilecek günlerdeydik. Bu marşın yazıldığı günlerin akabinde, Yunanistan, Karadeniz’deki donanmasıyla, İnebolu Samsun ve Trabzon’u bombalarken, Batı’da da Haymana ve Polatlı’ya kadar ulaşmıştı.
Batı Anadolu’da, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da tıpkı Karadeniz’deki gibi, bu düşman gürûhu câniler, geçtikleri her yeri yakıp yıkıp kül ediyor, insanlara tecâvüz edip vahşîce öldürüyorlardı.
Yâni; Türk vatanında, Türk öldürülüyordu!..İçlerinden hiçbiri de çıkıp, “Burada, başkasının yurdunda ne işiniz vardır? Bu mâsûm insanları niçin katlediyorsunuz?” demiyordu.
Bugün; İstiklâl Marşı’mıza bakarken, en azından bu sorunun cevabını aramalı ve biz, “Arkadaş, hiçbir sebep yokken, biz onlara hiçbir kötülük yapmamışken, bu haçlı sürülerinin, bizim vatanımızda ne işleri vardı? Bizim dedelerimizi, ninelerimizi, amcalarımızı, dayılarımızı niçin katlediyorlardı?” diye sormamız ve derin derin düşünmemiz lâzımdır.
Elbette ki, Türk İstiklâl Marşı, aynı zamanda, büyük, yüksek, birleştirici ve coşturucu bir ‘millî şuûr’ mazûmesi olarak başlıbaşına bir şaheserdir.
İşte, bu yüksek şuûrladır ki, 23 Ağustos 1921’de başlayıp 13 Eylül 1921’e kadar devam eden Sakarya Meydan Muharebesi sonunda Yunan ordusu bozguna uğratılmış olan, TBMM Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, o günlerde, dönüşü olmayan nihâî emrini şu cümlelerle vermişti:
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla sulanmadıkça terk edilemez”.
İşte, Türk İstiklâl Marşı’na bu gözle bakmak ve onu, bu gözle tahlile tâbi tutmak gerekir.