Okumayan kişi, çoğu zaman seyirdedir. Seyir güzeldir de, seyrettiğinden ilhâm alamayan bir zekâ, neyi idrâk edebilir. Seyir, şâyet, akıl kullanılabilirse, insanı bir üst mevkiye taşıyabilir. Taşıyabilir, tesâdüfî’dir, demektir. Çünkü bu seyir, sâdece bakış’tır; görmez/görmeyebilir.
Bu sebeple, muhakeme edebilmenin çok mühim bir halkası vardır ki, o da, okumadan olabilmez.
Bu yazımda, Türk nesrinin iki büyük şahsiyetinin sâdece birer eserinden söz edeceğim. Sâdece, söz: Kısaca ve öz olarak...Kalanı, okura âit...
Şunu da ifade edeyim ki, bu kişilerin herbiri, birer ‘mektep’, birer ‘üniversite”dir.
“DOĞU BATI SENTEZİ”
Türk fkir hayatında, belli bir tahsili olmamasına rağmen, üstün seviyeli iz bırakanların en önde gelenlerinden biri de Peyami Safa’dır. Peyami Safa, denemelerinin yanında, romanlarıyla da Türk edebiyatında önemli bir yere sahiptir.
“Doğu Batı Sentezi”, O’nun, bu sahadaki önemli kitaplarından biridir.
Kitabının ÖNSÖZ’ünde şöyle der: “Cumhuriyetin ilânından sonra, 1933’ten beri, Türkiye’ye Doğu-Batı meselelerini konferanslarla ve makale serileriyle ilk defa getiren benim.
Avrupa ikir adamları arasında Doğuya dönüşün tek selâmet olu olduğu ileri sürülürken, biz bundan habersiz, Batıya yönelmiş bulunuyorduk.
Almanya’da Spengler,Batının inhitatını haber veren meşhur eserinden sonra doğan tartışmalar üzerine Fransa’da, İngiltere’de ve İtalya’da birçok kitaplar ve anketler çıktı. Türk aydınlarının ve halk efkârının bunlardan haberi yoktu. Meselenin Türkiye’de ilk ithalâtçısı bendim. 1933’le 1938 arasında, Kültür Haftası adındaki mecmuamda davayı ortaya koyduktan sonra, mahdut birkaç ilim adamının alâkasından başka meseleye yaklaşan hiç kimse çıkmadı. Türk İnkılâbına Bakışlar adlı kitabımda meseleye daha derinliğine girmeye çalıştım”.
Bizim gibi, Batı’nın farklı anlayışlarını kavrayıp telâşa kapılanlar ve kendini tanımaktan uzak olanlarla, Peyami Safa gibi, her ikisini de yerli yerinde tahlil ederek neyin ne olduğunu ne olmadığını îzah edenlere kulak verilmeyişiyle sürüklerdiğimiz nice hâllerde hâlâ debelenip duruyoruz.
Bizde, her ne kadar bunca üniversite açılmış olsa da, bugünkü Avrupaî mânâda bir ilim cehdi maalesef yoktur. Ekseriyâ, hazırlanan tezler raflara konulup ünvanlar alındıktan sonra, hedef dondurulur.
Biz, kendimiz olmadıktan/olamadıktan sonra, Batı veya filânca cihet bize ne kazandırabilir!..
Peyami Safa, “İnkılâp Anlayışımızdaki Hatalar” başlıklı denemesinde de şöyle der: “İnkılâp, gelenek düşmanlığı değildir. Gerçek bir sosyolog olarak, geleneği en iyi izah edenlerden biri Ziya Gökalp’imizdir. Ona göre “An’ane, çeşitli tarih anlayışları birbiriyle kaynaşmış bir maziye, arkadan hareket ettiren bir kuvvet gibi ileriye doğru iten bir tarih cereyanına maliktir ki daima yeni gelişmeler, yönelmeler doğurabilir”.
Ksıcası; “Doğu Batı Sentezi”, muhakeme yaptıracak bir kitaptır. Okunmaması, noksanlıktır.
“NESİLLERİN RUHU”
Prof. Dr. Mehmet Kaplan, hem edebiyat ilminin ve hem de kültür adamı olmanın üstün vasıflarını taşıyan bir fikir insanımızdır. Dil, kültür, medeniyet ve edebiyat sahasında yazdığı denemeleri, tıpkı Peyami Safa gibi, binleri bulur.
Bu denemelerinde, Türkçe’miz üzerindeki yanlış uygulamaları ve kültür tahribatının ahlâkî sahada meydana getirdiği arızaları dile getirir.
Prof. Dr. Mehmet Kaplan, kendi dalında, “Hocaların hocası” olma ünvanına sâhip bir değerimizdir. Yazdığı onca eserden biri olan “Nesillerin Ruhu”, O’nun bu denemelerinden bir kısmını ihtivâ eden kıymetli bir eserdir.
Başta edebiyatçılarımız ve hattâ sosyal bilimcilerimiz olmak üzere, Türk dili ve Türk kültürüne gönül vermişlerin ve bu sahalara ilgi duyanların en çok istifade edeceği bir kitaptır.
Meselâ; “Dil Davası” başlıklı makalesinde şöyle der: “Türkiye’nin en mühim kültür davası, hiç şüphesiz, dil davasıdır. O bütün davaların başında gelir. Onu hal etmedikçe, kültürle alâkalı diğer meseleleri hal etmeye imkân yoktur. Çünkü düşünce ve duyguları nesilden nesile, insandan insana nakletme vasıtası olan dil, her türlü kültür faaliyetinin temelini teşkil eder. İnsanoğlu, dil vasıtasiyle, dile dayanarak düşünür; dil vasıtasiyle bilgi edinir; millî ve içtimaî tesanüt dil ile olur”.