Siyâset; bir devletteki veya devletler arasındaki iktisâdî, ticârî, askerî, kültürel, ziraî, teknolojik veya kültürel münâsebetleri ‘adâletli’ bir şekilde tanzim ve idâre etme mahâreti’dir.
Mahâret; yalnızca bilgi değildir. Hem bilgi, hem irtibatlandırma ve hem de teşkilâtlandırmadır.
Bu ‘mahâret’; tarih oyunca, dünya üzerindeki bütün Türk yurtlarında ciddiyetle ele alınmış; büyük imparatorluklar kurulmasında rôl oynamıştır.
Tarih, bir cephesiyle; kurulmalar ve yıkılmalar hâfızası’dır. Bu hâfızalar, tecrübeler dünyasıdır.
Tecrübeler dünyası; harbler kadar, ilimler, sanatlar ve kültür hareketlerini de muhafaza eder.
Bu kapalı görünümlü kutuyu ne kadar aralar ve açarsak, ondan o derecede istifade etmiş oluruz.
Burada üzerinde durmak istediğim husus; çağımızda/günümüzde, siyâsetin geldiği mertebesizlik’tir!
Temeldeki maksat ve hedefi, insanın refah ve saadeti olması gereken bu ‘mahâret’, ne yazık ki, zamanımızda, insanlığın topyekûn felâketine dönüşmüştür.
Muhakkak ki, bunda da, ‘liderler sultası’ denilen ‘baskı’ hâkimdir.
Bugünün siyâsetini zedeleyen üç temel vardır:
- Hileli seçim,
- Yalan vaad,
- Adâletsiz uygulama.
Yüzde kaç ile iktidara gelinirse gelinsin ve adına hangi idâri rejim denilirse denilsin, temelde, ‘adâlete dayanan’ bu üç unsur, bugünki dünyanın perişan hâle gelmesinin müsebbibidir.
Devletleri idâre edenlerin yaşı falan önemli değildir.
Ancak; düşünüyorum da, milyonlarca nüfusu olan bir memlekette, hiç değilse on sene bir kendini yenileyebilecek insan gücü / dinamizmi yok mudur?
Netice itibariyle, hepsinde aranan şey, ‘sıhhatli düşünebilme mahâreti’ olmalıdır.
Şöyle uzaklaşarak, dünyaya dışından/üstünden, bir başka cephesinden bakalım. Yâni içinden değil de, dışından tahayyül edelim: Devletleri idâre edenlerde, bir tane olsun, nezâket sahibi görebiliyor musunuz? Yıkımdan, insan çığlıklarından ve insan ölümünden zevk alanlara gördükçe, iğrenmemek mümkün müdür?
Daha güçlünün, kendinden zayıfı ezmekten başka maksadı âşikâr değil mi?
Dış tahakküm hırsı böyle de, peki, içte, kazananların / iktidarı ele geçirenlerin, diğerlerini / muarızlarını / muhaliflerini sindirme/ silip süpürme/ yok etme pahasına çırpındıklarının da şahidi değil miyiz?
Son haberlere göre, Uganda’da, 15 Ocak 2026’da seçim yapıldı. Cumhurbaşkanlığına, yüzde yetmiş iki oy oranıyla Yoweri Museveni seçildi.
Museveni; 15 Eylül 1944 doğumlu yâni sekseniki yaşında. Museveni, 1986’dan beri yâni kırk senedir bu devletin başında…
ABD Başkanı, Donald Trump da, 14 Haziran 1946 doğumlu olup seksen yaşında ikinci kez başkan seçilmiştir.
Uganda’nın nüfusu, elli milyonun; ABD’nin nüfusu ise, üçyüz elli milyon civarında!..Hâl, bu!
Bu seçilmişler listesini uzatmak istemiyorum: Yalnız, yukarıda zikrettiğim üç maddeyi tekrar mütâlaa etmek gerektiğini ifade etmek isterim.
Ne yazık ki; dünya sosyolojisinin izah edemediği siyasetin geldiği seviyesizlik noktası burasıdır.
O hâlde, meseleye, kat’iyyen, ‘yaş meselesi” olarak da bakmamak lâzımdır.
Çünki; 28 Haziran 2015 tarihinde, Wwwkapsamhaber.com’da yazdığım “Güler Yüzlü Lider: Süleyman Demirel” başlıklı makalemde bakınız nasıl bir değerlendirme yapmışım. Sabrınıza ve affınıza sığınarak bir bölümünü naklediyorum:
“ Ankara'da yayınlanan aylık Çağrı Dergisi'nin 2014 Şubat sayısında, 'İki Numûne Şahsiyet: Süleyman Demirel ve Feyzi Halıcı" başlıklı yazımın yayınlanışından bir seneyi geçen bir süre sonra, Türkiye Cumhuriyeti'ne yedi defa Başbakan ve bir defa da Cumhurbaşkanı olarak hizmet eden 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 17 Haziran 2015 târihinde bu fâni dünyaya vedâ etti.
Sözünü ettiğim yazımda, Süleyman Demirel'in 2013 yılında yaptığı faaliyetleri dile getirmiş; doksan yaşında bulunmasına, dünyânın bütün nimetlerine, elde edilebilecek bütün imkânlarına ve mevkilerine sahip olmasına rağmen, hâlâ büyük bir gayret içersinde çalışmasındaki azmi takdirle dile getirmiştim.
Tekrar yazayım, Süleyman Demirel, o târihte doksan yaşındaydı. Bir süre önce muhterem eşini kaybetmişti. Bu dünyada, kendisine fayda temin edebilecek hiçbir şeye ihtiyacı yoktu ve 2013 yılı içersinde, 13 Devlet adamıyla görüşmüş; 26 yabancı büyük elçiyi kabul etmiş; basına 39 mülâkat vermiş; yurt içi ve dışında 7434 kilometre yol katetmiş; 60 törene, açılışa ve san'at faaliyetine katılmış; 3 konferans vermiş; 4677 kişiyi kabul etmiş; 24.255 kişi ile telefonla konuşmuş ve 207.738 kişiyle yazışmıştır.
Hepsini, yâni, bu süre içinde bütün yaptıklarını bir tarafa bırakıyorum, bu yaşta ve bu mevkideki bir insanın 207.738 kişiye birer cümle, bir selâm ve sevgi ifadesiyle cevap vermesi bile ne kadar büyük bir emektir düşünmek lâzımdır. Bu, en azından, beşer yüz sayfayı aşkın on kitap hacminde bir çalışmaya denk değil midir?
Emsâllerinin / akranlarının değil, kendinden nice gençlerinin köşe-bucak inzivâya çekilip keyif çattığı bir zamanda, O, büyük bir mes'uliyet hissiyle bu titizlik ve cömertlikle çalışıyorsa, O'dan ibret alınmalı ve takdirle anılmalıdır.
Kendisine "darbe" yapanlar hakkında bile dâvâcı olmamış ve 'millî irâdeyi' kastederek, "Ben, onlarla hesaplaştım!" tarzında bir ifadeyle, nezâket ve olgunluk içersinde mes'eleye son noktayı koymuştur.
Ancak; kendisinin açtığı okullarda tahsil görüp makam sâhibi olan niceleri O'nun bu hâlini takdirden - maalesef - uzak kalmışlardır. Hattâ, 2011 yılında, meydanlarda, O'na, şu cümlelerle hitap edilmiştir: "Otur oturduğun yerde, ne işin var böyle gazete gazete dolaşıyorsun? Otur da bey zannetsinler yahu. Hâlâ rahat durmuyorsun, 87 yaşında hâlâ ortalığı karıştırıyorsun."
Bakınız;
“87 yaşında hâlâ ortalığı karıştırmak” başka bir şeydir; bu yaşta, endişe ve mes’uliyet duyarak hizmet için/karşılıksız düşünmek, fikir beyan etmek başka bir şeydir.
Dünya demokrasilerinde, seçilenlerin, seçmenlerine de ‘düşünme payı’ vermeleri, onları ‘sürü p(i)sikolojisinden’ uzak tutmaları gerekir.
Seçmen; bir cihete, bir zata, bir cepheye, bir zümreye, bir noktaya körükörüne bağımlı hâle gelirse, düşünemez hâle gelir.
Hâlbuki, ‘düşünme’yi geliştirmek ve demokrasi’yle ona yol açmak, siyasetçinin görevidir, görevi olmalıdır.
İki yıl evvel (2024) vefât eden Türk sosyolojisinin önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Orhan Türkdoğan hocam, 98 yaşında hâlâ fikir üretirken Hakk’a yürüdü.
Yine, geçen yıl (2025) vefât eden şâir Abdullah Satoğlu 91 yaşındaydı.
Bundan kısa bir süre önce (2026), Türk tiyatrosunun öncü isimlerinden Haldun Dormen, 97 yaşında vefât etti.
Ne demek istiyorum? Siyâsetçi, elindeki kozları tahakküm için değil; tahayyül ve ümit için kullanmalıdır!..
Siyâsetçi, ilim adamı ve sanat adamı için düşünmenin, üretmenin, hizmetin yaşı yoktur, olmamalıdır!..
Yorumlar
Kalan Karakter: