Dünya kurulalı beri, ‘yeni dünya düzeni’, hep düşünülegelmiş, söz konusu edilmiş; bâzıları, zor anlarındaki endişe ve korkularında; bâzıları da, genişlikte, her tarafa ahkâm kestiği zamanlarda, bu sözü söylemiş ve söylemese bile bu hâli yaşamıştır.
Biz; meseleyi, elbette ki, kendi cephemizden yâni Türk tarihi ve Türk dünyası cihetinden düşünmek ve ele almak zorundayız.
Dünya coğrafyası, asırlardır, çeşitli kavimlerin, değişik adlarla devletler kurmasıyla bugüne gelmiştir. Yıkılmalar, silinmeler ve kurulmalar, peşpeşe tarih sahnesinde yerini almıştır.
Günümüzün Türk Dünyası, coğrafî saha genişliği, nüfus kesâfeti, târihî ve kültürel değerleri ile, mevcut Devlet sayısıyla, dünyanın, bu vasıflara sahip en önde gelen birkaç ‘milleti’nden biridir.
Türkiye; her şeye rağmen, daha müstakil ve demokrasiye daha yakın görünümlü olması sebebiyle, Dünya Türklüğü’nün ‘anakapısı’ olmak zorundadır.
Peşinen söylemem gerekirse; diğer Türk devletlerinin bâzılarının henüz istiklâllerini elde edememiş olması, bâzılarının ise, yeni yeni kendilerine gelmeye çalışmaları, bizi, bu kanaate sevketmiştir. Aslında; tarihin hiçbir döneminde, Türk Dünyası birbirinden hiç kopmamış ve kopması da asla mümkün değildir.
Prof. Dr. Aydın Taneri, “Türk Devlet Geleneği” adlı eserinde şu değerlendirmeyi yapar:
“Orta Asya’da sırası ile M. Ö. III. yüzyıldan itibaren Hun, Göktürk, Uygur devletleri egemen oldular. Bu devirde dinimiz olarak Şamanizm vardı. Daha sonra, X. yüzyıldan itibaren bugünkü İran merkez olmak üzere, başlıca Büyük Selçuklu İmparatorluğu ve devamı olan Harzemşahlar İmparatorluğu kuruldu. Bu devirde dinimiz İslâmiyet’tir. Nihâyet, Anadolu’da Türkiye Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletlerini görüyoruz.” (Prof. Dr. Aydın Taneri, Türk Devlet Geleneği, Devlet Töre Yayınları, Ankara 1981, Sf. 8)
Türk milleti; zamanın her çağında, kendine bir ‘yeni dünya düzeni’ kurarak bugüne ulaşmıştır.
Bu hâl; dünün ve bugünün dînî ve kavmî harplerinden ziyâde, kıt’alar arası silâhların da gelişmesiyle, büyük çaplı ‘iktisâdî’ mücâdelelerle devam etmektedir.
Son asrın ABD’si, Avrupalı’sı, Çin’i ve Rusya’sı başta olmak üzere, bu güçleri arkasına alan irili ufaklı pek çok ‘saldırgan ve intikamcı kavim’, fırsat bulduğunda, işine gelene saldırmaktan çekinmemektedir.
Türkiye ve Türk Dünyası olarak, ‘yaşadığımız çağın’ teknolojik ihtiyaçlarına cevap verecek çârelerini bulmak ve yerine getirmek zorundayız.
Tek cümleyle: İlme, önem vermeliyiz. Üniversitelerimizdeki dağınıklığı önlemeli, acilen , bu teknolojileri geliştirecek laboratuvarları kurup gerekli elemanları yetiştirmeliyiz.
Kıt’alar arası savaşa/mücadeleye hazır olmalıyız. Düşman, durmuyor, bunu idrâk etmeliyiz!
Gazeteci-Yazar Dr. Arslan Tekin , “Türk Adını Silme Planı” adlı kitabının “Şark Meselesi Bitmedi” başlığını taşıyan bölümünde şöyle diyor:
“Şark Meselesi” Türk’ü imhanın planının önemli ayağıdır. “Şark Meselesi”nin ne olduğunu öğrendikten sonra Sol liberal, eski Marksistlerle kol kola giren Neo-İslâmcıların nasıl kendi bindikleri dalı kestiklerini göreceksiniz.
“”Şark Meselesi”, 1815’te Viyana Kongresi’nde ortaya atıldı. Bu kongrede Avrupa ülkeleri bir araya gelmişti. Rus Çarı Alksandr, kongreye katılan delegelerin dikkatini Osmanlı sahasında Rumların üzerine çekmek, ilgilenmeleri sağlamak için bir konuşma yaptı. Ancak, Avusturya ve İngiltere, Rusya’nın genişlemesini istemedikleri için teklifi reddettiler. Yine Ruslar kongrede ikili ilişkilerle Osmanlı topraklarındaki Hıristiyanların durumuyla ilgili görüş alışverişine girdiler ve vaziyeti “Şark Meselesi” olarak adlandırdılar. Önce Osmanlı bütünlüğü korunacak, Hıristiyanlar için imtiyaz istenecekti. Sonra mesele mahiyet değiştirdi, Balkanlardan Osmanlı’nın atılması, ardında Osmanlı topraklarının paylaşılması gerektiği söylenmeye başlandı.” (Bknz. Tekin, Türk Adını Silme Planı/Şark Meselesi’nin Son Aşaması, Paraf Yayınları İstanbul 2013, Sf. 30)
Aslında; Avrupalının Türk düşmanlığı Attilâ’ya kadar, yâni, bundan binbeş yüz sene evvele kadar gider. Tarihçilerimizin bu hususu iyi tahlil etmeleri gerekir.
Bizim tarih kitaplarımızda Haçlı Seferleri diye geçen düşmanlık, bundan beşyüz sene sonraya tekabül eder. Fakat, ne yazık ki, biz, Türk milleti olarak, geçirdiğimiz bunca felâketin muhasebesini yeterince yapamamış ve ekseriyâ rehavete kapılmışızdır ve böylece de, başımıza yeni yeni felâketlerin gelmesiyle büyük kayıplar vermişizdir.
Bu konuda, Romanyalı fikir adamı T. G. Djuvara’nın yazdığı ve Yakup Üstün’ün tercümesiyle fikir dünyamıza kazandırılan “Türkiye’yi Parçalama Planları “ adlı kitap, çok dikkate alınması gereken hususları ihtiva etmektedir.
Yakup Üstün, eserine yazdığı “Dördüncü Baskı İçin” başlıklı önsözünde şöyle der:
“Elinizdeki bu kitap, Avrupalının korkulu rüyası, Türkün gücünü kırmak, hükümranlığını kaldırmak, ülkelerini paylaşmak ve onu tarih sahnesinden silmek gibi amaçlarla dolu bir takım planları, projeleri içermektedir. Bu planların çoğunun Hıristiyan din adamları tarafından yapıldığı veya yaptırıldığı, bu düşmanlığın da haçlı taassubu olduğu açıkça görülüyor.
Burada işlenen ikinci husus da Batı’nın konulara nasıl bir çifte standartla yaklaştığının açık seçik ortaya konulmasıdır. Bu iki yüzlü politika, kitabın yazıldığı birinci dünya harbi ve sonrasında ne ise, kitabın Türkçe olarak yayına hazırlandığı günlere rastlayan Kıbrıs olaylarında da, dördüncü baskının yapıldığı şu günlerde cereyan eden olaylar da odur. Son olarak Kuzey Irak olaylarında Amerika’nın tutumu, özellikle insancıl düşüncelerle Amerika’ya götürüldükleri 2500 civarındaki peşmergenin durumu. Meğer bunlar peşmerge kimliği ve görüntüsü altında Amerika’ya taşınmak istenen Süryani ve Ermeni, Hıristiyanlarmış. Sanki Kuzey Irak’ta başı dertte olanlar sadece onlar!..Orada yaşayan Türkler, Araplar, Kürtler o kadar da mühim değil mantığı…” (Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2013, Sf. 7)
Eserde; yüz ana başlık hâlinde, Hıristiyan Batı’nın Türk milletini yok etme ve Türkiye’yi parçalama planları ele alınmakta ve “İlk Haçlı Seferleri” başlıklı bölüm şu cümlelerle başlamaktadır:
“Avrupalılar’ı bir haçlı seferine ilk defa davet eden 1002 de Papa II. Sylvester’dir. Fakat Sylvester bu arzusunu gerçekleştiremedi. Çünkü Müslümanlığı kabul eden Türkler, Bağdat’taki halifelerin savunmasını üzerlerine aldılar. Orta Asya’dan başka Suriye ve Mısır’ı da hâkimiyetlerine kattılar. Sonra Papa VII. Gregorius geldi ve 1075’de bütün Avrupa krallarını Müslümanlarla harbe çağırdı. Ancak bu arzu, bu kere de fiiliyat sahasına çıkamadı. Bundan 20 sene sonra haçlı seferleri’nin başlaması ile Türklerin İstanbul’u almaları 350 yıl gecikmiş oldu. “ (‘Sf. 45)
Şu an itibariyle, tarih boyunca, bize/Türk Milleti’ne karşı tavrın ‘hiç’ değişmediğini görmekteyiz. ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin başta olmak üzere, onların ‘uyduları da’, toplaşıp, birleşip bize pusudan geri durmamaktadırlar…
Yeni Dünya Düzeni’nindeki yerimizi sapasağlam olabilmesi için, güçlü bir Türkiye’nin ve Türk Birliği’nin acilen sağlanması zaruret hâlini almıştır…
Yorumlar
Kalan Karakter: