Millet olmak, aynı toprağı paylaşmakla değil; aynı kaderi omuzlamakla mümkündür. Biz bu gerçeği defalarca ispatlamış bir milletin temsilcileriyiz.
Tarihimizde birçok olayda farklı inançlardan, farklı dillerden ve farklı topluluklardan insanlar aynı safta savaştı. Çanakkale’de yan yana düşen Mehmetçikler arasında etnik köken, mezhep ya da sosyal statü sorulmadı; herkes aynı vatan için can verdi. Kurtuluş mücadelesinde yükselen ışık, işte bu farklılıkların aynı bayrak altında birleşmesinin simgesiydi.
Bugün ise o ışığa en çok ihtiyaç duyduğumuz günleri yaşıyoruz. Çünkü toplum giderek kamplara bölünüyor. Siyasetin dili sert, medyanın dili daha da sert. Sosyal medyada bir fikri dile getirmek neredeyse linç sebebi. Mahalleler, aileler, hatta dost meclisleri bile farklı görüşler yüzünden dağılabiliyor.
“Benim gibi düşünmüyorsan yobazsın, cahilsin, aptalsın, hainsin…” İşte böyle bir anlayış, farklı görüşler arasına hakaret dilini hâkim kıldı. Bu gidiş sadece siyaseti değil, millet olma bilincimizi de kemiriyor.
Ve en tehlikelisi: Güven duygumuzu kaybediyoruz.
Eskiden kapılarımız kilitsizdi; şimdi komşumuza bile şüpheyle bakar olduk. Eskiden söz namustu; şimdi imzalar bile güvence olmuyor. Eskiden sofralar paylaşılıyordu; şimdi aynı apartmanda oturanlar birbirini tanımıyor.
Devlet ile millet arasında da aynı kriz var: Vatandaş devlete, devlet vatandaşa güvenmiyor. Siyasetçi halka güvenmiyor, halk siyasetçiye güvenmiyor. Bu durum dile getirildiğinde ise herkes karşı tarafı suçluyor; kimse aynaya bakma gereği duymuyor.
Oysa güven olmadan birlikte yaşama sanatı da olmaz. Çünkü güven, toplumun mayasıdır. Maya bozulursa hamur dağılır. Unutmamalıyız ki; biz bu topraklarda birlikte yaşayarak ve birbirimize güvenerek ayakta kaldık. Anadolu’nun mozaiğini parçalarsanız, elinizde taş yığını kalır. Birliğini kaybeden millet, tarih sahnesinden silinir. Bu durumdan en çok zararı da biz görürüz.
İşte bunun için birlikte yaşama sanatını ve güveni yeniden inşa etmek, Türk milleti açısından bir tercih değil, var olma mecburiyetidir.
Bakın etrafımıza…
Orta Doğu’da yıllardır süren iç savaşlar, toplumsal kutuplaşmalar, mezhep ve dil üzerinden yürütülen çatışmalar milyonları evinden, yuvasından, toprağından etti. Avrupa’da yükselen ırkçılık, göçmenlere kapıları kapatıyor. Dünya yeni krizlere sürüklenirken, Türkiye’nin en büyük gücü birlik ve güven iradesidir. Ama bu irade zedelenirse, en büyük zaafımız haline gelir.
Çözümü, ne masalsı bir ütopyada ne de uzak diyarlarda aramaya gerek yok. Çözüm yine bizde; kendi kültürümüzde, kendi tarihimizde saklı.
Her sıkıntıda omuz omuza duran insanda saklı.
Her savaşta aynı toprağa düşen Mehmetçik’te saklı.
19 Mayıs’ta Samsun’da atılan o ilk adımda saklı.
Bugün yeniden bu ruhu diriltmek zorundayız.
Bunun için:
- Siyaset dili değişmeli. Hakaret, küçümseme ve ötekileştirme yerine çözüme odaklı bir iletişim kurulmalı.
- Medya reyting uğruna ayrıştırıcı dili bırakıp birleştirici bir üslup benimsemeli.
- Eğitim sistemi, yeni nesillere sadece bilgi değil; güven ve birlikte yaşama bilincini de aşılamalı.
- Toplum, farklı inançları, dilleri ve mezhepleri “tehdit” değil, “zenginlik” olarak görmeyi yeniden öğrenmeli.
- Komşuluk ilişkileri, mahalle dayanışmaları ve sivil toplum güçlendirilmelidir.
Unutmayalım: Bir milletin en büyük zaferi, savaş meydanlarında değil; toplumsal güveni diri tutarak birlikte yaşama iradesiyle kazanılır. Biz bu iradeyi kaybedersek, geriye sadece boş kalabalıklar kalır.
Kalabalık olmak çok kolaydır; ama millet olmak gerçekten zor ve meşakkatli bir iştir.
Ve unutmayın:
Güven yoksa millet yoktur.
Birlik yoksa vatan yoktur.
Vatan yoksa hiçbirimizin yarını yoktur.
İşte bu noktada bir karar vermemiz gerekiyor:
Ya boş kalabalıklardan oluşan bir insan topluluğu olacağız, ya da geçmişimizin ve kimliğimizin gereğini yapıp tarihe yön veren güçlü bir millet olacağız.
Karar bizim, sorumluluk hepimizin!
Yorumlar
Kalan Karakter: