(Dünden Devam)
d. SAMSUN'DA MÜDAFAA-YI HUKUK
Bu hususu nakletmeden önce, O'nun, bir süre Samsun Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti Reisliği de yapan Âdil Pasin ile müştereken yazdığı " Samsun'da Müdafaa-yı Hukuk " ve müstakilen yazdığı " Samsunda On Beş Sene " adlı kitaplarında tâkip ettiği /ettikleri " usûl " hakkındaki görüşlerine de yer vermek isterim. Bu bahiste, hem Mustafa Kemal ile aynı tespitler yapıldığı gibi, hem de, bu eserleri hazırlarken takip edilen ilmî usûl'e dâir malûmat verilmektedir.
Bu hususta; " Samsun'da Müdafaa-yı Hukuk" adlı kitabın Önsöz'ündeki şu bilgiler ilgi çekicidir: " Birinci Dünya Harbinden ağır şeraitli bir mütareke ile mağlûp ve perişan çıkan Osmanlı İmparatorluğu dahilî ve haricî tesirlerle parçalanmağa yüz tutarken Vatanın muhtelif yerlerinde mevziî hareketler, müdafaa birlikleri belirmeğe başlamıştı. Millî müdafaa, millî mücâdele, millî kalkınma adlarile isimlenen ve çökmüş bir devletin ankazından yepyeni ve genç bir devlet meydana çıkaran genel Türk kalkınması işte bu yer yer canlanan millî duyguların muhassalasıdır.
(...) Samsun Müdafaayi Hukuk Cemiyetinin işe başladığı günden sonuna kadar geçirdiği çalışma safahatini ve maruz kaldığı müşkülâtı bir tarihçe şeklinde yazmağı düşündük. Mukadderat bizi İstanbulda birleştirdiği için bu emelimizin tahakkukunu da burada temine çalıştık. O zaman ilk devrede Samsun meb'usu bulunan ve Samsun Müdafaai Hukuk Cemiyetinin kurulmasında başlıca âmil olan Şükrü Beye de müracaat ettik. Fikrimizi isabetli bulduğundan mesaimize iştiraki kabul etmiş ve iki defa da toplantımızda bulunmuştu. O sıralarda Şükrü Beyin ebedî zıyaına şahit olduk. Çalışmalarımız bir müddet duraklamış olmakla işe devam etmekten vazgeçmedik. Şükrü Beyin bu hususta hazırladığı notları oğulları Naşit ve Hamit Beylerden mektupla istedik. Babalarının evrakı arasında buldukları cidden kıymetli bazı notları gönderdiler. Fakat maalesef bu notlar Müdafaayi Hukuk Cemiyetine takaddüm eden zamana ait olduğu için mevzuumuzun haricinde görülerek kitabımıza dercetmeğe imkân bulamadık. Vaktile Samsun Maüdafaayı Hukuk Cemiyeti âzası bulunan Ömer Karataş'a ve Ethem Veysiye birer mektup yazarak bu fikirlerimizin tahakkuku için bize yardım etmelerini rica ettik. Cevap vermediler fakat biz elimizdeki vesikalara ve hatırlayabildiğimiz esaslara dayanarak bu notları hazırladık. Vesaika istinat eden kısımların doğruluğunda şüphe yoktur. Diğer kısımlar hafızamızın saklıyabildiği kadar gerçeklik ifade etmektedir.
İstiklâl Savaşının tarihî günlerinde Samsun Müdafaayı Hukuk Cemiyetinin hizmet ve faaliyetini tam olarak ortaya koyan bir eser vücude getirmiş olamadığımız için müteessiriz, fakat ilerde yazılacağını ümit ve temenni ettiğimiz Türkiye Müdafaayı Hukuk Cemiyetleri tarihi için Samsun'a ait küçük bir mehaz hazırlamış olduğumuzdan dolayı müteselli bulunuyoruz. Eğer bu eserimiz aynı konu üzerinde daha mükemmel bir eser yazılmasını teşvik ederse gayemizin tekemmülünü görmekle mesut ve bahtiyar oluruz." ( 8 )
Yazarlar Hasan Umur ve Âdil Pasin; yazdıkları Önsöz'de, bize, sâdece Millî Mücâdele dönemi Samsun'unun ve Türkiye'sinin , sathî olarak da olsa bir panoramasını çizmiş olsalar da, " ilmî usûl " bakımından, takip edilmesi gererek bir istikamet de çizerek uyarıcı olmaktadırlar. Zîrâ; " vesikalar " ve " hatırlayabildiğimiz esaslar" ifadeleri, bu vazîfeyi yerine getirmektedir. Bu, az şey değildir. Hattâ, büyük şeydir.
Hasan Umur; Samsun'da," Millî Mücâdele henüz başlamadan ", kendini bu faaliyetin/hareketin içinde bulunuşunu ve ona katılmasını şöyle anlatır:
" Samsun'un Gümrük caddesinde kiraladığım dükkânda ticaret işlerine başladığım zaman, 1334 ( 1918 ) yılının sonlarıydı. Millî Mücadele henüz başlamamıştı. İngiliz askerleri Samsun caddelerinde neşeli, neşeli dolaşmakta, halk ise, endişe ve üzüntü içersinde idi.
Asırlardanberi mukadderatlarını bizimle birleştirdiklerini sandığımız müslüman olmıyan unsurlar sevinç içinde, bu hallerini açıkça hissettirmekten de çekinmiyorlardı.
İstikbal karanlık bir meçhuliyetle örtülü ve her geçen gün endişemizi biraz daha artırmaktaydı. Arasıra teselli verecek bir haber geliyorsa da, onun da serap olduğu anlaşılınca yeis bulutları bir derece daha kararıyordu.
Durum bu merkezde iken ahvalin hakikî ruhuna vâkıf olan vatandaşlar endişeli olmakla beraber, damarlarında dolaşan şehametli Türk kanı kaynıyor, kalplerinde cesaret, gözlerinde ümit parıltılarile yurdu korumak ve kurtarmak çarelerini aramaktan geri kalmıyorlardı. Durumun nazikliğini olduğu gibi kavrıyamıyan, ikinci bir zümre vatandaşlar ise, milletin taliinin meçhul bir karanlığa gömülmekte olduğunu anlıyor, lâkin kurtuluş çarelerini aramak kudretini gösteremiyorlardı. Ekseriyeti teşkil eden halkın bu zümresini uyandırmak, ümit ve cesaret şulesini bunların dimağlarına aksettirmek, vaziyetin vahametini idrak eden şuurlu vatandaşlara düşen en büyük vazife idi. Bu, çok mühimdi, çünkü, her hangi bir millet ferdinin kalbinde, yaşamak için gereken ümit ve cesaret hazinesi boşalmış ise, o millet için beşer dünyasında, tarih sahifelerinden başka bir şey aramak mânasız olur.
Ahval bu merkezde iken kendime göre küçük bir vazife seçmeyi düşünürken tesadüf bunu tayin etti.
1335 ( 1919 ) senesi ramazan ayının altıncı günü, Hançerli camiinde ikindi namazını kılacağımız zaman dostum ve hemşehrim Abdülkerim oğlu Halil Efendi, namazdan sonra camide vâz etmekliğim ricasında bulundu. Her ne kadar gönül bu sevdadan uzaklaşmış, ticaret sahasına atılmış idiyse de, dostumun ricasını reddedemedim. Bu camide, sözlerimin dinleyenler üzerinde iyi tesir bıraktığını anladım. Ertesi gün, cemaatin çoğalması beni teşvik etti. Vâza devam ettim. Üç dört gün sonra ( cemmi gafir) büyük bir cemaatin etrafımı sardığını gördüm ve anladım ki benim gibi bir âcizin, şu nazik zamanda yapabileceği vatanî hizmet ancak bu yolda olabiliyor.
Mağlûbiyet felâketinin doğurduğu acı günler, muhterem Samsun halkının elem ve kederini her gün biraz daha artırırken; bedhah ve bozguncu unsurlar, esassız şayialar çıkararak Müslümanları, Türkleri şaşırtmak ve biraz daha ye'se düşürmeğe çalışıyorlardı. Bu durum karşısında ben de, vatanın uğradığı felâketi ve felâketin esbap ve avamilini araştırıp izaha çalışıyor, içerdeki düşmanların bozguncu fikirlerine ve faaliyetlerine etraflıca temas ediyordum.Düşülen elîm durum karşısında herkesin vatanî vazifesinin başında gelen, metanet ve cesaret göstermek olduğunu, yeis ve ümitsizliğin felâket üstüne felâket getireceğini " Velâteyesû " âyeti kerimesinin tefsirile izah ve teyide çalışıyordum. " ( 9 )
Buraya kadar naklettiklerimizden beş hususa dikkat çekmek isteriz:
1. Samsun caddelerinde İngiliz askerleri gezmekteydi;
2. " Asırlardanberi mukaderatlarını bizimle birleştirdiklerini sandığımız Müslüman olmayan unsurlar " da, tıpkı İngiliz askerleri gibi sevinçliydiler;
3. Durumun nâzikliğini kavrayamayan maalesef büyük bir " ekseriyet " bulunuyordu;
4. Bununla beraber ahvalin hakikî ruhuna vâkıf insanlar endişeli olmakla beraber damarlarında dolaşan" şehametli Türk kanı kaynıyordu " ve çare arıyorlardı;
5. Eğer; " Her hangi bir millet ferdinin kalbinde, yaşamak için gereken ümit ve cesaret hazinesi boşalmış ise, o millet için beşer dünyasında, tarih sahifelerinden başka bir şey aramak mânasız olur. "
Hasan Umur'un bir başka tespiti de şöyledir :
" Birinci Umumî Harpten mağlûp çıktık. Galip olan İtilâf devletlerile bir mütareke ( Mondros) imza edildi. Fakat bu mütarekenin hükümleri hilâfına olarak memleketimizin bir çok yerleri bu devletlerin askerleri tarafından işgal edildi. Halkına zulum ve hakaret yapılmağa başlandı. Bu meyanda Samsun'a da İtilâf devletlerinin asker ve zabitleri çıkmıştı. Bir yandan da Rum Metropoliti Yermanos tarafından idâre edilen Pontoscu Rum eşkıyasının Türk köylerini basıp yakmaları, kadın ve çocuk, ihtiyar genç Türk köylülerini feci şekillerde öldürdükleri görülüyordu. İçin için kan ağlayan bütün Türkler gibi Samsun halkı da fevkalâde bir yes, nevmidî (ümitsiz) ve heyecan içinde bulunuyordu. " ( 10 )
Yazarlar, burada, sayfa dibine bir şerh koyuyorlar. Bu şerh'te ise şöyle deniliyor:
" O sıralarda Türk tarihinin en mühim bir olayı vukubuluyor, 19 Mayıs 1919 tarihinde Anadolu'ya geçmek üzere dokuzuncu ordu müfettişi Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıkıyor; Belediye'ye gidip orada bazı zevat ile görüşüyor ve ikametlerine tahsis edilen -bilâhare Gazi Konağı namiyle istimlâk edilen- Mıntıka Palas otelinde ikamet buyuruyor. Oradan da Havza'ya ve nihayet Anadolu içlerine gidiyor. Bu mühim hâdiseyi tarih bütün vuzuhiyle yazacaktır. Biz yalnız Samsun'un Müdafaayi Hukuk Cemiyetinin tarihçesini yazdığımız için, bu önemli hâdiseye kısaca bir temas etmekle iktifa ediyoruz." ( 11 )
Demek ki; Samsun'daki Millî Mücâdele faaliyeti, Mustafa Kemal Paşa henüz Samsun'a gelmeden başlamıştır. Mustafa Kemal'in Samsun'a geleceği duyumlarıyla kuvvetlenen millî şuûr, O'nu Samsun'a gelişi, Havza'ya gidişi, oradan da Erzurum ve Sivas'da yapılan kongrelerle bütün vatan sathına müşterek bir his olarak yayılıyordu.
Bu mes'eleye dönmek üzere, Millî Mücâdele öncesine dâir bir hususu daha nakletmek istiyorum. "Samsunda Cemiyet-i Hayriye-i İslâmiyenin Kuruluşu" başlığını taşıyan bu bölümde, Hasan Umur şunları söylüyor:
" Samsunda Müdafaai Hukuktan evvel, Cemiyet-i Hayriye-i İslâmiye adiyle bir cemiyet kurulması hususunda merhum eski Samsun milletvekili Şükrü Beyin tasavvurları bazı münevverlerce muvafık görülerek, bu sayede halkı bir noktaya toplamak mümkün olacağı kanaatine varılmıştı. " ( 12 )
Anlaşılacağı üzere, bu cemiyet, bir hayır cemiyeti idi fakat " halkı bir noktaya toplamak " emelini taşıyordu. 27 maddeden meydana gelen cemiyet tüzüğünün esasında, Cemiyetin siyâsetle ilgisi olmadığı, maksadının " Canik sancağı dahilindeki unsur-u islâmın maddî ve mânevî " ihtiyaçlarını temin olduğu beyan ediliyordu.
Bu mevzûda, Şükrü Bey şunları söylüyordu:
" Yine bu aralık teşekkül etmiş olan İhtiyat Zabitan Cemiyeti, kasabanın tam merkezinde, saat kulesi karşısında vaki bir binanın üst salonunu kendilerine idarehane ittihaz etmişlerdi. Konferanslarımızın bu salondan istifade edilerek verilmesi münasip görülerek, adı geçen cemiyetin idare heyetini teşkil eden zatlarla hemen temasa girmiştik. Maksadın ehemmiyetini derin bir alâka ile takdir eden bu münevver gençler, istediğimiz zamanlarda konferans vermek üzere salondan istifade edebileceğimizi memnunlukla bildirdiler.
Bazı arkadaşlarla, bilhassa Hoca Hasan Efendi (Umur) ile görüştüm. İlk konferansın mumaileyh tarafından verilmesini ve mevzuun esas maksat olan halkın kuvvei mâneviyesini takviye edecek şekilde seçilmesini rica ettim. Yıl 1919 ve Aralık ayı olduğundan geceler uzun ve müsaitti." ( 13)
" İngiliz askerlerinin Samsunda dolaştıkları bir sırada, Sivas kongresine Samsunu temsilen murahhas göndermek biraz mahzurlu görülüyordısa da, merhum Şükrü Beyin tensibiyle Boşnak zade Süleyman Beyin gönderilmesi kararlaştırıldı. Yol masrafı için arkadaşların yardımına başvuruldu. ( Muhterem hemşehrim Veli zade Mustafa bey, hamiyet gösterenler arasında başta gelmekteydi.)
Süleyman Bey, kongrenin faaliyetlerini muammalı kelimelerle mektuplarında anlatmıya çalışıyordu. Bir mektubunda " Güneşin şiddetli hararetine bakılırsa, yumurtalar civciv çıkaracaktır." sözleriyle durumun ümit verici olduğunu anlatıyordu.
Sonradan Sivas kongresinin kararlarından arslanlar doğduğunu yalnız Türkler değil, bütün dünya görmüştür. Kongrenin toplandığı 4 Eylül 1335 ( 1919 ) tarihinden tam bir ay sonra İngiliz askerleri Samsundan çekilmişlerdir. Bu suretle daha serbest bir surette çalışmak imkânı elde edilmiş ve, artık vatandaşlar bir kelime etrafında toplanıyor: Kurtuluş!
Kurtuluş savaşının esasını Müdafaayı Hukuk Cemiyetlerinin teşkil ettiği malûmdur. Samsunda merhum Şükrü Beyin himmet ve rehberliğiyle Müdafaayı Hukuk Cemiyeti de kuruldu ve faaliyete geçti. Talih, beni de cemiyetin idare heyetinde bulundurdu. " ( 14 )
Hasan Umur ve Âdil Pasin, tarihin bu safhasına dâir bir başka hususu da şöyle anlatıyorlar:
"Erzurumdan sonra Sivas'da millî bir kongre yapıldı. Bu son kongrenin neşrettiği bir beyanname de ( Vatanımız dahilinde müstakil bir rumluk ve ermenilik teşkili gayesine matuf harekâttan....) bahsediliyordu. Maraş faciası haberleri birbirini müteakip halkın izdirap ve endişesini mütemadiyen arttırmakta devam ediyordu. Bunları gören Samsun halkı da maruz kalınacak felâketin derecesini anlamakta diğer Anadolu vilâyetleri ahalisinden geri kalmıyordu. Yer yer bu elim ve çok acı felâketin önüne geçmek için yapılan kımıldama ve hareketlere uymak ve bir şeyler yapmak istiyordu. Herkes bir şey düşünüyor, bir şey yapmak istiyordu, fakat bu münferit düşünce ve teşebbüslerin gittikçe genişleyen faciaları durdurmağa imkân vermiyeceği de takdir edilerek bir halâskâr aranıyordu." ( 15 )
Yukarda da ifade ettiğimiz gibi, millî şuûr belirtileri görülmesine rağmen, bu hareketi başarıya ulaştırabilecek bir lidere, bir öndere ihtiyaç vardı. Kaldı ki, vatandaşların çoğunun da, başına gelebilecek felâketten haberi yoktu. Bu sebepledir ki; ferdî değil, topyekûn yâni millî bir şahlanış hareketi gerekmeliydi.
" Erzurum, Sıvas Kongrelerinden sonra Ankara'da merkez kuran ( Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti heyeti temsiliyesi) bu münferit düşünceleri etrafında toplamak cazibesini göstermeğe başlıyordu. Ankara'da merkezlenen bu cemiyetin vilâyetlere gönderdiği tamimlerine muttali olan münevver ve bağrı yanık bazı zevat bu iş için Samsun'da da çalışabilecek kimseleri aramağa başlıyordu. Bu işin başında o zaman Ticaret Odası Başkâtibi Şükrü Beyi görüyoruz. Bir gün camide vâz eden ve o günkü durumu ara sıra inceleyen Oflu Hoca ve tacir Hacı Ömer zade Hasan Efendiyi ( Hasan Umur'u), bir başka gün Tüccardan Hacı Hayrullah zade Ömer ve sultani mektebi müdürü sanisi aynı zamanda Riyaziye muallimi Âdil ( Pasin) Beylerle görüşüyor. Erzurumda esasları kurulup Sıvas Kongresinde bütün vatana teşmil ve tekemmül ettirilen Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuku Milliye Cemiyeti nizamnamesinden-ki bu nizamname Boşnak zade Süleyman Beyin iştirak ettiği Sıvas Kongresinden getirdiği bir nüshadır-eline geçirdiği bu nüshayı onlara göstererek arkadaşı Boşnak zade Süleyman Beyle birlikte bu cemiyetin Samsun şubesini teşkile gayret ediyor.
( ... ) İlk içtimalar, aralarında reis yaptıkları, Boşnak zade Süleyman Beyin evinde yapılıyor, nizamname dediğimiz mukarreratın beşinci maddesine göre Samsun şubesinin on âzadan ibaret olması icap etmekte olduğundan heyetin on kişiye ikmali, isimlerinin bildirilmesi hakkında Ankara'da Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti Kongre Reisi bulunan Mustafa Kemal Paşadan gelen bir emirde bildiriliyordu.
Toplanan heyet âzası hariçten bazı arkadaşlarını da tavsiye ettiklerinden müteakip toplantıda on kişi ikmal edilerek şu suretle Samsun şubesi teşekkül etmiş bulunuyordu:
Boşnak zade Süleyman Bey Reis
Ticaret Odası Başkâtibi Şükrü Bey Âza
Tüccardan Hacı Hayrullah zade Hasan Bey "
Tüccardan Hacı Ömer zade Hasan Bey "
Sultani müdürü sanisi Âdil Bey "
Nemlizade Şeref Bey "
Muharrir Ethem Veysi Bey "
İslâm Bey zade Faruk Bey "
Kitapçı Osman Tabruk Bey "
Sultani muallimlerinden Hayrettin Nadi Bey "
Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti Samsun Şubesi bu suretle teşekkül ettikten sonra bir de mühür kazdırılarak evlerde toplantılar yapmağa ve Ankara ile muhabere etmeye başlandı. Halkın tenviri için Millî Mücâdeleye ait gelen merkez telgrafları itimat ve emniyete lâyik görülen zevatı Sadi tekkesine toplayıp onlara okunuyor, bir taraftan da Cemiyete gizli gizli aza kaydediliyordu.
Ev toplantıları muayyen bir yerde yapılmıyordu. Ekseriya Hacı Hayrullah zade Ömer Beyin evi olmak üzere azadan her birinin evini dolaşmak ta lüzumlu görülmekteydi. Bunun sebebi de ara sıra millî hareketlerin felâket doğuracağına kani olanlar tarafından vuku bulan tehditlerdi. Hattâ bir gün şöyle bir havadis çıktı: Falan zat limanda bulunan İngiliz harp gemilerine giderek Müdafaayı Hukuk Cemiyeti azasının isimlerini verdiği ve İngilizler tarafından bir baskın yapılarak bu azaların Malta'ya sevkolunacakları işitildi. Ve yine o sıralarda sofu geçinen ve vaziyeti idrakten âciz bulunanlardan birinin - Müdafaayı Hukuk azalarının iplerini ben çekeceğim- dediği işitildi.
( ... ) O zaman Samsun mutasarrıflığında ( Eskiden bir sancağın/vilâyetin en büyük mülkî âmiri. Burada; Samsun'un vilâyet olduğu 1924 yılı öncesi Kaymakamı ) bulunan Cevdet Bey bu teşekküle karşı aleyhtar ve soğuk davranmaktaydı. Belediye Reisi Ali Rıza Bey ve memleketin bazı zengin eşraf ve mütehayyizanı; mutasarrıfın ve ona mütemadiyen direktif verdiği anlaşılan Kadı Nevzat efendinin bu durumları karşısında Müdafaayı Hukuk Cemiyetinin zararlı bir netice verecek mânasız ve mantıksız, çocukça bir teşekkül olduğunu iddia ediyorlardı. " ( 16 )
Bu durum; bir milletin kendi vatanında esir olmayı tercih etmesinden başka ne mânâ taşıyabilirdi? Hasan Umur- Âdil Pasin'in bu düşüncelerine göre; Samsun'daki Millî Mücâdele hareketi, bütün Anadolu'yu ihâta eden endişeli bekleyişin ve hattâ korkunun yanında, büyük çapta, şahsî menfaat , vurdumduymazlık ve millî-mânevî şuûrsuzluğun birer tezâhürü idi. Samsun'u idâre eden Mutasarrıf, Belediye Başkanı ve Kadı Efendinin umursamaz ve korkak tavırları, tamamen bir teslimiyetin , boyun büküşün hattâ ihânetin işâreti olarak değerlendirilmektedir.
Hasan Umur ve Âdil Pasin'e göre; bu kişilerin, bu " iddia"da, " İsnat ettikleri mantık şuydu: Büyük müttefiklerimiz olan Almanya ve Avusturya tamamen silâhlarını teslim ettikleri İtilâf Devletleri'ne karşı silâhsız mağlûp Türkiye ne yapabilir, bu hareketler daha ziyade vatan ve milleti zarara sokmaktan başka hiç bir netice vermez, binaenaleyh öyle millete ve memlekete netice itibarile daha büyük felâket getirecek olan bu gibi hareketlerden katî surette içtinap edip büyük devletlerin ve bilhassa Amerikalıların himayesini istemek yolunu takip etmek doğru olur. Hiç olmazsa bu hâl; itilâf devletlerinin gadap ve kinlerini davet etmiyeceği cihetle millî birlikler yaparak onların kararlarına neticesiz karşı koyma hareketlerinden vazgeçilmesi mealindeydi.
Bu muhakeme zahiren mantikî görülmekte olmasına rağmen memleketin mütemadiyen işgal edilmekte olması ve bazı yerlerde Türk ve İslâm unsurlarına karşı fevkalâde zulüm ve işkence yapılması gibi hadiseler karşısında Ankaranın irşat ve tenvirlerine halkın yavaş yavaş kulak açtıkları ve her ne olursa olsun bu felâketin önüne geçecek herhangi bir harekete yardım etmek arzuları çoğalmağa başlamıştı. " ( 17 )
" Amerikalıların himâyesini" isteyen idâreciler olmasına rağmen, millî unsurlar, Samsun'da bir " miting " bile yapabilmişti. Gerçekten de, bu dönemde, böyle bir mitingin yapılabilmesi çok önemli hâdiseydi:
" Bir Şubat 1336 ( 1920 ) tarihine tesadüf eden Pazartesi günü saat 9 da bütün ticarethaneler kapatılarak Belediye önünde toplanan halk mütarekeden beri türlü türlü vesilelerle her tarafta ayaklar altına alınan Müslüman hukuku, Maraş'a karşı yapılan feci haksızlık ve tecavüzler protesto edilmiş ve nutuklar verilmiştir. Bu tezahürat, vaziyetin doğurmakta olduğu felâket ve esaretin İslâm ve bilhassa Türk unsurunun maruz kalacağı fevkalâde zulüm ve felâketin halkça anlaşıldığını gösteren canlı bir delil idi. " ( 18 )
Yaşanan bu hâdiseler, bize, Mustafa Kemal'in , Nutuk'taki şu sözlerini hatırlatmaktadır:
" Diğer mühim bir noktayı da ifade etmek lâzımdır. Çarei halâs ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi düveli muazzamayı gücendirmemek esas gibi telâkki olunmakta idi. Bu devletlerden yalnız biriyle dahi başa çıkılamıyacağı vehmi, hemen bütün dimağlarda yer etmişti. Osmanlı Devletinin yanında, koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken hepsini birden mağlûbeden, yerlere seren İtilâf kuvvetleri karşısında, tekrar anlarla husumete müncer olabilecek vaziyetler almaktan daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.
Bu zihniyette olan yalnız avam değildi; bilhassa havas denilen insanlar böyle düşünüyordu.
O hâlde çarei halâs ararken iki şey mevzuubahis olmayacaktı. Bir defa İtilâf Devletlerine karşı vaz'ı husumet alınmıyacaktı ve padişah ve halifeye canla başla merbut ve sadık kalmak şartı esasi olacaktı.
Şimdi, Efendiler, müsaade buyurursanız, size bir sual sorayım, bu vaziyet ve şerait karşısında halâs için, nasıl bir karar varidi hâtır olabilirdi?
İzah ettiğim malûmat ve müşahedata göre üç nevi karar ortaya atılmıştı:
Birincisi, İngiltere himayesini talebetmek.
İkincisi, Amerika mandasını talebetmek.
Bu iki nevi karar sahipleri, Osmanlı Devletinin bir kül halinde muhafazasını düşünenlerdir. Osmanlı memalikinin muhtelif devletler beyninde taksiminden ise kül halinde, bir devletin tahtı himayesinde bulundurmayı tercih edenlerdir.
Üçüncü karar: mahallî halâs çarelerine mâtuftur. Meselâ; bazı mıntıkalar, kendilerinin Osmanlı Devletinden fekkedileceği nazariyesine karşı ondan ayrılmamak tedbirlerine tevessül ediyor. Bazı mıntakalar da, Osmanlı Devletinin imhâ ve Osmanlı memleketlerinin taksim olunacağını emrivaki kabul ederek kendi başlarını kurtarmaya çalışıyorlar.
Bu üç nevi kararın esbabı mucibesi vermiş olduğum izahat meyanında mevcuttur.
Efendiler, ben, bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. Çünkü, bu kararların istinadettiği bütün deliller ve mantıklar çürüktü, esassız idi. Hakikati halde, içinde bulunduğumuz tarihte, Osmanlı Devletinin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele, bunun da taksimini teminle uğraşılmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklâli, padişah, halife, hükümet, bunları hepsi medlûlü kalmamış birtakım bimana elfazdan ibaretti.
Nenin ve kimin masuniyeti için kimden ve ne muavenet talebolunmak isteniyordu?
O halde ciddî ve hakikî karar ne olabilirdi?
Efendiler, bu vaziyet karısında bir tek karar vardı. O da hâkimiyeti milliyeye müstenit, bilâkaydüşart müstakil yeni bir Türk Devleti tesis etmek!" ( 19 )
Gelinen bu safhada, Kemal Atatürk'ün: " Ortada bir avuç Türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı." cümlesi çok mânâlıdır: " Bir avuç Türk " ve " bir ata yurdu" ifadesi; mes'elenin, bütün vahametini göz önüne sermeye yetiyordu.
Bütün bunlara rağmen :" O sırada Ankarada teşekkül edecek Millî hükûmetin esasını kuracak Millet Vekillerinin seçilmesi emri verildi.
(. . . ) Ankara'ya mebus seçilmesi işi, Samsun muhitinde mühim bir muhalefetle karşılandı. Bunun sebebi evvelce de arzettiğimiz gibi mutasarrıf Cevdet Bey ile Belediye reisi Ali Rıza Beyin buna aleyhtar olmalarındandı. O zaman vilâyet kadısı bulunan Nevzat Beyin mutasarrıf ve belediye reisi hattâ bazı zengin kimseler üzerinde yaptığı tesirli propagandası bu muhalefeti körükliyen âmillerden biri sayılabilirdi. Nevzat Bey bu propagandaları yalnız bu zevat üzerine değil, bizzat Müdafaayı Hukuk Heyeti azası üzerinde de yapmayı ihmal etmiyordu.
( ... ) İşte zahiren doğru görünen bu propagandalar filhakika Müdafaayı Hukuk Cemiyeti azası tarafından lâyik olduğu mukabeleyi görüyor ve istikbâline sahip olmıyan bir milletin maarifinin inkişafı da millî varlığının istilzam ettiği şekilde temin edilemeyeceği dermeyan ediliyorsa da bazı servetine merbut ve henüz mütereddit kimseler üzerinde istediği tesiri yapmaktan da hali kalmıyordu.
( ... ) Ankaradan Mustafa Kemal Paşanın tevali eden emir ve ısrarlarına dayanamıyan mutasarrıf Cevdet Bey nihayet bir gece, içine yüzü koyun yattığı bir kayıkla bir İngiliz muhribine can atarak İstanbula kaçmakla selâmeti bulmuştu.
Cevdet Beyin bu firari haberi Samsunlular ve bilhassa Müdafaayı Hukuka karşı vaziyet alan kimseler üzerinde mühim bir tesir yaptı. " ( 20 )
Hasan Umur'un, Millî Mücâdele'nin bu çetin günlerine dâir iki ibretlik hâtırasını da faydalı olacağını düşünerek naklediyorum:
" Bugünlerde idi ki merhum Hacı Molla, mutasarrıf Hamit Bey, beni görmek istediklerini söylediler. Bir cuma günü Hamit Beyi evinde ziyaret etim. Bir söz arasında " Vaızlarınızı takip ediyorum. Tuttuğunuz yolda yürüyünüz. Sizi arkanızdan bekleyen vardır; korkmayınız." dediler. Mutasarrıfın bu sözlerinden cesaretimin arttığını söylemeye lüzum yoktur. Bu cesaret verici sözleri söyleyen merhum Hamit Beyin, başka bir gün yanında idim. Metropolit ( Hıristiyan Ortodoks kilisesinde patrikten sonra, despot ve papazdan önce gelen dinî lider) vekili olan bir papas içeri girerek, mutaazzım bir tavırla mutasarrıfa hitaben " Kavaklı Ekremi öldüren Rumlar hakkında hükûmetin haksız yere takibatta bulunduğunu haber alıyorum. Bu, doğru olmasa gerektir." Bu, lâübalî ve küstahlıkla tavsif edilebilecek hareket beni çok müteessir etti.
Bu gibi hallerde yüksek hamiyetinin galeyana geleceğine inandığım Hamit Beyin bu adama haddini bildireceğini beklerken, bilâkis gayet mülâyim bir eda ile, " bakarız, anlarız " gibi sözler sarfederek, zaaf gösterdiğini hayretle gördüm. Herhalde o zamanın nezaketi icabı olacaktır.
Yine bugünlerde bir Rum mektebinde ( Amerikalılar tarafından idare edilen Rum Darüleytamı olduğunu zannediyorum ) jimnastik talimleri yapan Rum çocuklarının söylemekte oldukları şarkıları ben de dinlemiştim. Rumca bilmediğim için tabiî bir şey anlıyamıyordum. Bir gün, rumca bilen bir zabitimizden öğrendiğime göre, Rum çocuklarının söylemekte oldu şarkılar Türklük ve İslâmlık aleyhinde birçok tahkir kelimelerini ihtiva ediyormuş. Bu hususa da ayrıca üzüldüm ve bir gün camide bu hususu da bahis mevzuu ederek vatandaşları tenvire çalıştım. " ( 21 )
Bu iki hâdise bile, bir numûne olarak Samsun'un ve bütün Türkiye'nin ne vaziyette olduğunu anlatmaya kâfidir. " Papas"ların, âdetâ siyâsî ve hukukî birer temsilci gibi, zamanın idârecileri üzerinde hâkim mevkide bulunuşları, diğer taraftan, çocuklara kadar vardırılan kin tohumlarının alenen " şarkı"larla söyletilmesi, târih boyunca yaşadığımız Avrupalı-Türk çekişmesinin değil, Avrupalıların topyekûn uygulamaya çalıştıkları " Şark Meselesi"nin, Türk'ü sindirme ve yok etme p(i)lânlarının birer örneğini teşkil etmektedirler.
Bütün bu zorluklara rağmen, bu yıllarda ( 1334-1335/1918-1919 ), Müslüman Türk milletini asîlce temsil edenler; Samsun'da, herkesi kucaklayan, yâni Türk, rum veya başka millet mensuplarının çocuklarını ayırt etmeksizin herkese hizmet veren, bir " Samsun Darüleytamı" yâni Samsun yetim/ kimsesiz çocuklar yurdu/ barınağı kurmuşlardır.
Hasan Umur; Çarşamba ilçesinde şahidi olduğu hazin bir hâdiseyi de dehşetli bir üzüntü duyarak şöyle nakleder. Târihe dikkat edilince görülecektir ki, Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a henüz çıkmamıştır. Zîra; zaman, 1335 (1919)in başlarıdır. Soğuk bir hava vardır.
" Bu camideki ( Hançerli Câmii) vaızlarımın birinde yine kayda şayan gördüğüm iki askerin halini bahis mevzuu ederek teessürü mucip bir vak'ayı cemaate arzetmiştim. O da şöyle idi: 1335 ( 1919) senesinin iptidalarında bir gün Çarşamba kaza merkezinde, Yeşilırmak tarafında dolaşırken harap bir binanın civarında iki askerin mütereddit bir halde dolaştıklarını ve ahır bile olamıyacak derecede yıkık olan bu binanın kapısını aramakta olduklarını gördüm. Merak ettim. Yanlarına yanaşarak ne aradıklarını sordum. " Akşam oluyor. Yatacak bir yer bulamadık. Sahipsiz olduğunu sandığımız bu binada gecelemek istiyoruz" dediler. Hava oldukça soğuktu. Böyle bir zamanda kırda, dağda değil, bir kasabada askerlerimizin yatacak bir yer bulamadıkları anlaşılıyordu. Bir handa, bir kahvede niçin yatmadıklarını sordum. Cevaben mahzun bir tavırla paralarının olmadığını söylediler. Siz askersiniz; akşam yatar, sabahleyin kahveciye paranız olmadığını söyleseydiniz ne olurdu, dedim. Cevaben " Kahvelere girdiğimiz zaman önce para istiyorlar, sonra yer gösteriyorlar. Paramızın olmadığını söyleyince yüzümüze bile bakmıyorlar. " dediler. Bu iki askerden biri Çorumlu, diğeri İzmirli idi. Bunlar, perişan bir halde Şark cephesinden dönen askerlerdendi. Bunların barınmaları için kurulmuş bir teşkilât olmadığı gibi her nedense halkta da büyük alâkasızlık mevcuttu.
Bu iki askerin şu acıklı hali bende unutulmaz teessür doğurdu. Vakayı etraflıca cemaate hikâye ettikten sonra, vatan uğruna hayatlarını her an tehlikeye koyan, senelerce ailelerinden , sıcak yuvalarından uzak yaşıyan bu gibi, vatanın öz evlâtlarını düşünmiyenlerin vatanı olamayacağını, vatanın fedâkâr evlâtlarına karşı fedâkârlık yapamayan zenginlerin servetlerini düşmana kaptırmak tehlikesi karşısında bulunduklarını ve belki de bugün limanımızda ( o zaman Samsun limanında ecnebi harp gemileri bulunmakta idi ) toplarını bağrımıza çeviren ecnebi gemilerinin bulunmasına sebep olanlardan biri de bu gibi kayıtsızlar olduğunu müteessir bir lisanla izah ederken bir çok dinleyicilerin gözlerinden yaşlar döküldüğünü görüyordum. Hattâ o gün camide beni dinleyenler arasında bulunan Çarşambalı bir zat, " hâdise Çarşambada geçtiği için hemşehrilerim namına utandım " demişti. " ( 22 )
e. SONUÇ
Hasan Umur Hoca'nın, Hançerli Câmii'ndeki vaazlarından birinde söylediği şu sözler, belki de bütün söylenenlerin ve söyleneceklerin hulâsasıdır:
" Dinimiz bir, dilimiz bir olmalıdır. Yurdun selâmeti ve kurtuluşu bu iki esasa bağlıdır. Yalnız dil, varlığımızı korumağa kâfi değildir. Farzı muhal olarak eğer Türkler Anadolu'ya geldiklerinde hıristiyanlığı kabul etmiş olsalardı, Yunan âdet ve edebiyatı ve kültürü içersinde Türklüklerini unutmaları muhakkak sayılabilirdi. Çünkü Samsun ve havalisindeki hıristiyanların hâlis Türk olduklarına zerre kadar şüphe yokken ve dilleri de hâlis Türkçe iken Pontusçuluk ülküsü uğrunda Türklerle mücadelede bulundular. Birçok kardeş kanı döküldü. Ve nihayet mübadil olarak Yunanistan'a gittiler ve ebediyyen bizden ayrıldılar.
Birinci dünya harbi sıralarında Samsun ve Bafra havalisinde bizzat yaptığım tetkikatta, buralardaki hıristiyanların rumca bilmedikleri, öz Türkçe konuştukları, kiliselerde dualarının tamamen Türkçe olduğu, âdetleri, kıyafetleri ve yaşayışlarının tamamen Türklerin aynı olduğunu görmüştüm. İşte bu Türk çocuklarına hıristiyan dini, milliyetlerini unutturmakla kalmayıp, Türklüğe karşı tam mânasıyla amansız düşman yapmıştı.
Vatanımızın bazı köşelerinde Türkçe değil, rumca ve daha başka dilerle konuşanlar vardır ki, Müslüman oldukları için yabancı milletlere karşı icabında Türkler kadar nefret gösterirler. Aradaki bağ islâmlık ve dindir. Bu misaller de gösteriyor ki, Türklüğün baka ve mevcudiyeti iki esasa bağlıdır: Dil ve İslâm dinidir. Türk milleti daima bu iki esası göz önünde tutmalıdır. Mütefekkirlerimizin nedense inkılâptan sonra bu mühim nokta üzerinde henüz lâyık olduğu derecede durmadıklarını görmekteyiz. Bu hususa dair kalemlerin çalışması zamanı gelmiştir. Hurafeleri bir tarafa attıktan sonra yaratılışa uyan dinimiz tam bir vuzuhla parlamalıdır. Türkün yüksek ruhundan ve dehâsından meydana gelen camilerimiz asra uygun bir şekilde pâk, temiz bir şekilde nurlanmalıdır. Bütün camilerimiz Beyoğlundaki Ağa Camii şekline girmeli, münevver zümrenin dimağlarına mâkes olmalıdır. Bu hususta Türkün ruhu uyanmalıdır. " ( 23)
Unutulmamalıdır ki; yeryüzünden son Türk silinmedikçe, " Şark Meselesi" denilen sistemli p(i)lân asla sona ermeyecektir. Tarih; en büyük ibretleri, acıları, zulümleri, delilleri ve vesîkalarıyla, bize, göstermiş ve göstermektedir.
Türk milleti olarak; bin beş yüz seneyi aşan bir süreden beri muhatap bulunduğumuz Doğu ve Batı cemiyetlerinden/kavim veya milletlerinden, bilhassa, devletimizin zayıflamaya başladığı zamanlarda, maalesef, sâdece eziyet, zulüm ve ihânet gördük.
Türk târihinde, yalnızca Millî Mücâdele döneminde yaşananların dahi idrâk edilmesi, meselenin kaynağına ve özüne nüfûz edebilmemizi sağlayacaktır, kanaatindeyim.
Bu noktada;- hissî olmaktan uzak, gayet gerçekçi bir düşünce ve tavırla-başını ellerinin arasına alıp, her Türk'ün: " Arkadaş, ben, bu İngiliz'e, bu F(ı)ransız'a, bu Amerikalı'ya, bu İtalyan'a, bu Çinli'ye, bu Rus'a, bu Rum'a, bu Yahudi'ye, bu Sırp'a, buna, şuna veya ona...ne yaptım da, benim her zayıf anımda, hem de birleşerek gelip tepeme biniyorlar? " diye sorması ve cevabını da bulması lâzımdır.
Bu sorulara, sâdece târihçilerin değil, belki de daha çok " içtimâîyatçılar"ın cevap araması lâzımdır.
Dîğer taraftan; bu soru ve cevaplarda sıhhatli bir netîceye ulaşabilmesi için, Türk'ün, dâimâ uyanık, diri ve birlik içinde bulunması, çok çalışması ve târih muhasebesini millî şuûrla idrâk etmesi gerekir.
KAYNAKLAR
8. Hasan Umur-Âdil Pasin, Samsun'da Müdafaa-yı Hukuk, Tan Matbaası, 1944, sy.3
9. Hasan Umur, Samsunda On Beş Sene, Güven Basımevi, İstanbul 1947, sy. 5-6
10. Hasan Umur-Âdil Pasin, Samsun'da Müdafaa-yı Hukuk, Tan Matbaası, 1944, sy.6
11. a.,g.,e., sy. 6
12. Hasan Umur, Samsun'da On Beş Sene, Güven Basımevi, İstanbul 1947, sy.38
13. a.,g.,e., sy. 39-40
14. a.,g.,e., sy. 42-43
15. Hasan Umur-Âdil Pasin, Samsun'da Müdafaa-yı Hukuk, Tan Matbaası, 1944, sy. 6
16. a.,g.,e., sy.6-9
17. a.,g.,e., sy.9
18. a.,g.,e., sy. 10
19. Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt-1, 1919-1920, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1972, sy.11-12
20. Hasan Umur-Âdil Pasin, Samsun'da Müdafaa-yı Hukuk, Tan Matbaası, 1944, sy.10-13
21. Hasan Umur, Samsunda On Beş Sene,Güven Matbaası, İstanbul 1947, sy. 10
22. a.,g.,e., sy.11-12
23. a.,g.,e., sy. 25
Yorumlar
Kalan Karakter: