Ne için varız? Yaratılış maksadımız ve hayattaki hedefimiz nedir?
Bu ve bunun gibi daha pek çok soru, asırlardır insan zihnini meşgul etmiştir!..Nice nice cevaplar verilmiş; iş, hâl yoluna girdi/giriyor/girecek sanılmış fakat her şey yeni baştan tekrar başlamıştır!..
Batılılar; “hümanizm”le üzerine gitmiş; fakat, ne yazık ki, onların hümanizminin altındaki gerçek günyüzüne çıkınca her şey allak-bullak olmuş!..Hâlâ, devam ediyor!..
S. Ahmet Arvasî; “Batılı fikir ve ilim adamı, “hümanizm” derken, Hıristiyan Ortaçağına ve skolastiğine karşı eski Grek ve Lâtin kültür ve medeniyetine dönüşü ve o kültür ve medeniyet temelleri üzerinde yeni bir uyanış hareketini kasdetmektedir” dedikten sonra şöyle devam eder:
“Felsefe tarihçisi Alfred Weber’e göre, Batı Dünyası’nda, Ortaçağ Kilisesi’nin baskısı ve bitmeyen zulmü, Avrupalı’nın eski Yunan ve Roma putperestliğine sığınmasına yol açmıştır ve Batılı ilim adamları bu harekete “hümanizm” adını vermişlerdir.” (Bknz. S. Ahmet Arvasî, Size sesleniyorum-1, Model Yayınları, İstanbul 1989, Hümanizm ve Ortaçağ Üzerine, Sf. 342)
Batı’da/batılıda değişen bir şey var mı?
O hâlde; ‘Niçin varız?’sorusu, bizi, farklı inanç şubelerine ve farklı kültür ve medeniyet dâirelerine göre düşündürür, düşündürmelidir!..
Muhakkaktır ki; her şube veya dâire, bir diğeriyle irtibatlı olmasına rağmen, kabullenme bakımından, insan idrakiyle uyuşmayabilir.
Bize yâni Türk kültür ve medeniyet dâiresine baktığımız zaman, ilk karşımıza çıkan, kök’te/öz’de/maya’da/göze’de varolagelen anadamar akımının esas olduğunu müşahede, keşif ve tespit ederiz.
Bizde; millî kültür değerleri esas olmak bakımından, dil ve dînî inançlarla bir bütünlük içersinde düşünüldüğünde, esas olanın, ‘Allah’a kulluk ve -yakından uzağa doğru-kul’a/insanlığa hizmet ve merhamet’ olduğu noktasında mutabık kalınır.
Haklı olarak,“Sâdece insanlığa mı?” sorusu da bunu tâkip eder. Elbette ki, değil!..
Zîra; hayvanlara, bitkilere ve israf meselesi düşünüldüğünde, cansız bütün varlıklara karşı da bu hassasiyet gösterilir. Cansız dediğimiz topraktan, hayat fışkırıyorsa, onun neresi cansızdır, onu da düşünmek gerekmez mi?
F(ı)ransız yazar-ressam ve mîmâr Antoine-Laurent Castellan (1772-1838), 1811’de yayınlanan bir kitabında şöyle der:
“Türkler, ihtiyarlarla çocuklara hürmet ve riâyet gösterirler ve hattâ iyiliklerini hayvanlara bile teşmil ederler.”
Bizdeki tavır budur!..
Fakat, noksanlarımızı da bilmemiz lâzımdır!..
Esas mesele buradadır!..
O Batı/batılı veya benzerleri, ilmi esas alırken, biz çok çekingen kalmışız..
‘Çekingen’, en hafif ifadedir!..
İlim ve san’atta, âdeta ‘yokluk’ çekiyoruz!..
Bâzen, kendime, ‘Geçmişi eşelemenin ne faydası var?’ diye sorduğum da oluyor. Niçin olmasın? Herkes sormalı fakat haddi de aşmamalı ve elbette, cevabını da araştırmalıdır!..
Şunu da hemen söyleyeyim ki, burada, haddi aşmak, ibret almak meselesiyle ilgilidir!..İbret alacak kadar ona zaman harcamalı..
Bu; bizdeki, “Günü kurtarmak” demek değildir…Bu tâbir, yanlıştır..Günü kurtarmak, âdeta savsaklamak’tır!..Esas olan ‘gün’dür!..Yâni bugündür!..
Hulâsa edersem; geçmiş elbette önemlidir ammâ, o, artık geçmiştir.
Onun tecrübesini yolumuza ışık yapabilirsek, kazanırız!..
Bugünü kazanamayan, yarını nasıl görebilir, yaratılış maksadına nasıl ulaşabilir?
Bugünü hâlledemeyenlerin, dünü/geçmişi/mâzîyi düşünmesi abes değil midir?
Bunların, yarına dâir tasavvurlarının inandırıcı olması mümkün müdür?..
Yorumlar
Kalan Karakter: