UNESCO’nun, 15 Aralık’ı “Dünya Türk Dili Âilesi Günü” ilân etmesi münâsebetiyle…
Son zamanlarda, üzerinde en az düşünülen millî kültür meselelerimizden biri de Türkçe’dir. Türkçe; sanki, her şeyini hâlletmiş, hiçbir iç ve dış tesir altında bulunmayan, bozulmaya mâruz kalmayan bir durumu yaşamaktadır.
Muhakkaktır ki; bu düşünceye katılmam ve bunu kabullenmem asla mümkün değildir. Çünkü, Türkçe, o kadar sâhipsiz ve o kadar da başıboş bırakılmıştır ki, yabancı kelime istilâsı bir yana, bugüne kadar ‘galat-ı meşhûr’ diye ifade edilen kelime ve tâbirlere ilâve edilen ‘köksüz uydurma’ kelimelerle de ’boğuşmaktadır.
Bu bakımdan, yeniden ve âcilen, geçmişin tecrübelerine müracaat etmek ve onlardan istifade etmek gerekir. Kanaatime göre, bunların ilki, Orhun/Kök-Türk/Gök-Türk Kitâbeleri’dir. Bu, bilâhare, Yûnus Emre Türkçesi ve Ömer Seyfettin Türkçesi anlayışıyla devam eder.
Bu hususta, yâni başlangıç itibariyle, Nihad Sâmi Banarlı, önemli bir tespit yaparak şöyle der:
“Gök-Türk kitâbelerinde dil, gerek cümle yapısı, gerek birçok kelime ve fiilleriyle bugünkü Türkçe’nin temeline sâhiptir. Türkçe’nin fâil-mef’ulller-fiil sıralanışındaki asîl ve tabiî cümle mîmârîsi, Gök-Türk’ler çağındaki yazı dili’nin de esas mîmârîsidir. Kök gibi, yağız gibi; yer, il, kişi oğlu, töre, almak, kılmak, başlı, dizli, ileri, geri, alp, buyruk, bilge, bey, düz hattâ budun gibi kelimeler, ya aynen, yahut (kök yerine gök, tüz yerine düz gibi) küçük farklarla Türkiye Türkçesi’nde yaşamaktadır…” (1)
Bu cümleden olarak; daha önce de ifade ettiğim gibi, “Türk Dili’nin, gizli veya alenî dört çeşit düşmanı vardır:
1.Aslı Arapça, Farsça, Yunanca veya İtalyanca olan ve asırlardan beri zevkle konuşulan ve yazılan; ve bütün Türk Dünyası’nda kullanılan, pek çok “Türkçeleşmiş” kelimeden, bilhassa Arapça ve Farsça asıllılara surat asıp, onları Türkçe listesinden çıkarmak isteyen gaafiller.
2.F(ı)ransızca ve İngilizce’yi âdetâ anadilleriymiş gibi kabullenip, onlardan hiçbir rahatsızlık duymadan seslerini çıkarmayan mandacılar.
3. Türkçe’nin temel kaidelerini ve kullanılmakta olan târihî birikimli ‘kültür Türkçesi’ni hiçe sayarak, türetme yoluyla değil; uydurmak suretiyle kelime îcadına ve katliamına kalkışan uydurukça işkencecileri.
4. Kendileri mes’ul oldukları hâlde, kendilerini, Türk Dili’nin korunması ve geliştirilmesiyle vazîfeli görmeyen ilim, san’at ve siyâset adamı safındaki nemelâzımcılar, bananeciler, vurdumduymazlar.
Türkçe bugüne kadar ne çekmişse bunlardan çekmiştir. “ (2)
Prof. Dr. Mehmet Kaplan, ”Türkiye’nin en mühim kültür dâvası, hiç şüphesiz dil dâvasıdır” (3) diyerek, dil meselesine genişlik kazandıran bir târif yapmıştır.
Demek ki; “dil dâvası”, bütün kültür dâvalarımızın önünde ve başında gelir.
Türk Milleti’nin geleceğine ümitle bakabilmenin en mühim hattâ birinci unsuru olarak, Türkçe’nin, önce kendi içinde ve sonra da cihânşümûl olma yolunda büyümesini sağlamak gerekir.
En azından, Ömer Seyfettin-Ziya Gökalp-Ali Canip Yöntem’in başlattığı Millî cereyandan, Genç Kalemler’den itibaren geçen zamanı iyi kullanabilseydik, bugünki sıkıntıları yaşamaz, ne “uydurmacanın” çelişkileri içersinde boğulurduk ve ne de Arapça-Farsça-F(ı)ransızca-İngilizce çapraşıklıklarını ve karmaşalarını yaşardık.
Bunu söylerken, asla hayâl ikliminde de yaşamamak lâzımdır. Çünkü; bilhassa o yıllar, Osmanlı-Türk Cihân Devleti’nin en zor zamanlarını geçirdiği dönemdi.
Bırakınız öncekileri; Balkan Harbi, tam bir faciaydı. Osmanlı, kendi bünyesinden çıkan, beşyüz seneye yakın zamandır himâyesinde bulunan Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ ile savaşıyordu. Yıl, 1912’ydi ve Balkanlar’daki topraklarımızı hepten kaybetmiştik.
1911-1912’lerde Trablusgarp Harbi’yle ve 1914’te de, Yemen-Hicaz Cepheleri’ndeki sefâlet sürüyordu.
Sarıkamış faciasıyla, bir başka cinnet yaşanıyordu. 1914/1915 yıllarında binlerce Mehmetçiğimiz donarak şehit olmuştu.
Zaferle neticelense bile, Çanakkale Harbi veya Çanakkale Muharebeleri (1915/1916)’nde verdiğimiz binlerce şehitle Anadolu kan ağlıyordu. Türk Milleti, önüne dikilen bir sürü meselelerle, canı pahasına mücâdele etmek zorundaydı.
1916 yılında,T(ı)rabzon, Ruslar tarafından işgal edilmişti. Bilâhare geri çekilmiş olsalar da, tahribat büyüktü.
Birinci Dünya Harbi’nin sonu olan Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) koskoca cihân devletinin bitişiydi.
15 Mayıs 1919’da Yunanlılar İzmir’e çıkmış; 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa Samsun’a ulaşmış ve 16 Mart 1920 ise, İstanbul işgal edilmişti.
Ardından, Paris’in 3 kilometre uzağındaki banliyösü olan Sevr’de yapılan anlaşmada ise, -onu tanımasak bile-, 10 Ağustos 1920 tarihinde, Anadolu Türk yurdunun parçalanması ve bölüşülmesi, sırtlanlar tarafından karara bağlanmıştı.
1595 yılında, Üçüncü Murat dönemi biterken, bu cihân devletinin yüzölçümü 23. 337. 600 (yirmi üç milyon üçyüz otuz yedi bin altıyüz) kilometrekareydi. Bu kadar geniş bir coğrafyadan neyi kurtarmaya çalışıyorduk, hep beraber düşünmemiz lâzımdır!..
Hâliyle; vatanın kurtarılması ön p(il)ândaydı ve diğer hususlara ayrılabilecek zaman yoktu.
Bu şartlar altında; Ömer Seyfettin-Ziya Gökalp-Ali Canib Yöntem tarafından, 1910-1912 yıllarında, Selânik’te çıkarılan Genç Kalemler Dergisi’nin, 11 Nisan 1911 tarihli nüshasında, Ömer Seyfettin tarafından Yeni Lisan Hareketi başlıklı, fakat (?) işâretli bir makaleyle, bir çığır açılıyordu.
“Yeni Lisan” makalesinde onaltı ana başlık bulunmaktadır.
Bunlar, sırayla: “Eski Lisan, Edebiyatımız, Millî Edebiyatımız, Şarka Doğru, Garba Doğru, Bugünküler, Hastalıklar, Tasfiye, Nasıl?, Milliyete Doğru, Tasfiye Sarfı, İsimler ve Sıfatlar, İmlâ, Gaye, Ey Gençler, Netice”dir.
Ömer Seyfettin; onbeşinci ana başlığına “Ey Gençler” diye başlıyor ve şöyle diyordu:
“Hâricî düşmanlarımızın kırmızı pençeleri, bu pençelerin zehirli tırnakları içimizde, kalbimizin üzerinde kımıldıyor. Ey gençler, bunları siz duymuyor musunuz? Yirminci asırdaki ve müthiş “ehl-i salib teşkilâtı” silâhsız ve medenî hücumlarını zavallı yetim hilâle, bizim üzerimize, Osmanlı Türklüğüne tevcih ediyor. Beş yüz, altı yüz sene evvelki mağlubiyetlerin intikam heyecanları bugün kabarıyor ve siz, hâlâ uyuyor musunuz?”
Makalenin yayınlandığı tarihin 11 Nisan 1911 olduğunu ifade etmiştim. Yâni, o günden bugüne, yüzondört sene geçmiştir.
Takdirlere sunuyorum: Ne kadar mesâfe aldık?
Ömer Seyfettin; Orhun Kitâbeleri’nden, Kâşgarlı Mahmudlar’dan, Yûsuf Has Hâcibler’den, Ahmed Yesevîler’den, Yûnus Emreler’den, Âşık Paşalar’dan, Gülşehriler’den akıp gelen güzel Türkçe’mizin yeniden şahlanışa geçmesi hareketinin son öncüsüdür.
Şâyet; Ömer Seyfettin-Ziya Gökalp-Ali Canip Yöntem’in “Genç Kalemler”de başlattığı Türkçecilik hareketi sekteye uğratılmamış olsaydı, bugün, hemen hemen her kelime üzerinde mutabık bir anlayış hâkim olur ve yabancı dil müdâhaleleri ile, uydurukça çıkmazları yaşanmazdı.
Bu hususta, Ömer Seyfettin’in şu cümleleri çok ibret vericidir:
“Her lafzın bediî kıymeti mensup bulunduğu lisan içindedir. Türkçe kelime Türkçe’nin, Arapça kelime Arapça’nın içinde güzeldir. Bir dil içindeki en âhenkli, en güzel kelime başka bir dil içinde buz gibi soğuk, yalan gibi çirkindir.” (4)
Ziya Gökalp tarafından yazılan ve İlk baskısı 1923 yapılan “Türkçülüğün Esasları” adlı kitabında ise, Gökalp, “Lisanî Türkçülük” başlığı altındaki “Yazı Dili ve Konuşma Dili” bölümünde şöyle diyor:
“Türkiye’nin millî lisanı İstanbul Türkçesi’dir; buna şüphe yok! Fakat, İstanbul’da iki Türkçe var: biri konuşulup da yazılmayan İstanbul lehçesi, diğeri yazılıp da konuşulmayan Osmanlı lisanıdır. Acaba, millî lisanımız bunlardan hangisi olacaktır?
(…) O halde, İstanbul’da gördüğümüz bu ikilik, lisanî bir hastalıktır. Her hastalık tedavi edilir. O halde bu hastalığın da tedavisi lâzımdır. Fakat bu tedaviyi yapabilmek yâni lisandaki ikiliği ortadan kaldırmak için, şu iki şeyden birini yapmak lâzım: Ya, yazı dilini, aynı zamanda konuşma dili haline getirmek, yahut konuşma dilini aynı zamanda yazı dili haline koymak.
Bu iki şıktan birincisi mümkün değildir; çünkü, İstanbul’da yazılan lisan, tabiî bir dil değil, Esperanto gibi sun’î bir dildir. Arapça, acemce ve Türkçenin kamuslarını, sarflarını ( kelime türetme/şekil bilgisi), nahivlerini (sentaks/Cümle kurma/sözdizimi) birleştirmekle husule gelen bu Osmanlı Esperantosu, nasıl konuşma dili olabilsin
(...) O halde, yalnız bir şık kayıyor: Konuşma dilini yazarak yazı dili haline getirmek. Zaten, halk muharrirleri, bu işi eskidenberi yapıyorlardı” (5)
Gökalp, teşhis koyup çare arayıp yol gösterirken; “Türkçüler ve Fesahatçılar” başlıklı bölümde de şu görüşe yer verir:
“Türkçülerin lisanî umdeleri, fesahatçılara ait noktai nazarların zıddı olmakla beraber, tasfiyeci namını alan lisan inkılâpçılarının noktai nazarlarına da muvafık (uygun) değildir. Tasfiyecilere göre bir kelimenin Türk olabilmesi için, onun aslen Türk cezri’nden (kök, temel, menşe) gelmesi lâzımdır. Buna binaen kitab, kalem, abdest, namaz, mekteb, câmi, minare, imam, ders gibi arap veya acem cezirlerinden gelmiş olan kelimeler lisana girmiş olduklarına bakılmayarak Türkçeden atılmalı ve bunların yerine, ya unutulmuş olan eski Türk kelimeleri ihya, yahut, Çağataycada, Özbekçede, Tatarcada, Kırgızcada ilh. Bulabileceğimiz aslen Türk cezrinden kelimeleri terviç (revaçta tutma), veyahut Türkçede yeni edatlar ve terkip usulleri icad ederek bunlar vasıtasıyla yeni Türkçe kelimeler ibdâ (icat etme/meydana getirme) edilip ikame kılınmalıdır.Türkçülere göre bu noktai nazarlar da yanlıştır. Çünkü, evvelâ, hiçbir Türk cezrinin eski zamanlara çıkıldıkça, Türk kalacağı iddia olunamaz. Bugün Türk cezrinden geldiğine kani bulunduğumuz birçok kelimelerin, vaktiyle Çinceden, Moğolcadan, Tonguzcadan, hattâ Hindceden ve farîsiden eski Türkçeye girmiş olduğu ilmen sabit olmuştur.
Saniyen, kelimeler dalâlet ettikleri mânaların tarifleri değil, işâretleridir. Binaenaleyh, kelimelerin hangi cezirlerden geldiğini nasıl iştikak (kökten türediğini/geldiğini) ettiğini bilmeğe de lüzum yoktur.” (6)
Yazar Gürbüz Azak'ın, " Kahrolmak İster misiniz ? " başlıklı yazısı, bu hususta çok hüzün verici bir tablo olarak önümüzdedir. Diyor ki:
" Hayır diyenler bu yazıyı okumasın. Çünkü bir faciayı öğrenecek, Türkiye'nin ve Türkçe'nin herkes önünde boğazlanışını görecekler. Bakın ne olmuş...Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı Talim ve Terbiye Kurulu bütün okullara bir emirnâme gönderip demiş ki:
" Asır, bahtiyar, cahil, devir, esir, fakir, felâket, fert, fiil, hakikat, hatıra, hayat, haysiyet, hukuk, hür, hürriyet, kelimeleri bundan böyle öğrencilerimize asla öğretilmeyecek. Istırap, istiklâl, ilim, isim, kaabiliyet, kanun, mânâ, medenî, medeniyet, memleket, mekân, meşhur, mısra, millî, milliyetçi, nesil, nutuk, örf, sun'i, şahıs, şive, tabiat, tamir, tecrübe, tenkid, teşkilât, vasıta, millet ve vatan kelimeleri yasaklanmıştır. " (7)
Demek ki, Gökalp’ın sözünü ettiği “tasfiyecilik”, doksan sene sonra fiiliyata geçirilecekti ki, bu çok vahim bir durumdu.
Kaldı ki; “Bu hususta, Banarlı, şu görüşlere de yer verir: " Diller, fonetik gelişmelerine, morfolojik teşekküllerine; doğuşlarına, yayılışlarına, basit veyâ sentetik diller oluşlarına ve daha başka dil kaanunlarına göre, türlü araştırmalara mevzû olmuştur.
Fakat dillerin, bir de milletlerin târîhine, târîhî kaderine ve yaşadıkları mâcerâlara göre, bizzat târîh eliyle yapılmış bir sınıflanışı vardır.
Buna göre, bazı diller, kültür ve edebiyat dili olarak başka dillere boyun eğmiş, hatta zamanla başka dil olmuş lisânlardır. Bunların bir kısmı da başka dillerden faydalanmaya bile güçleri yetmeyen, küçük millet, kavim ve kabîle dilleridir. Böyle diller, umûmiyetle bir vatanda, hattâ küçük bir vatanda işlenirler.
Bir kısım diller de vardır ki yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda devlet kurmuş, hâkimiyyet kurmuş, büyük milletlerin dilidir.
Bu diller, pek tabiî olarak, medeniyyet ve hâkimiyyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş kelimelerle de zengin, büyük diller'dir.
Bir başka söyleyişle, bunlar, alelâde devlet dilleri değil imparatorluk dilleri'dir.
( ... ) Dünyâ târîhinde hem askerî ve hem de idârî imparatorluk , hem de dil ve kültür imparatorluğu kurabilmiş milletler azdır.
Bu saydığımız vasıflara, şüphesiz bâzı mühim farklarla uygun imparatorluk dilleri, denilebilir ki Lâtince, Arapça, İngilizce ve Türkçe'dir.
Bu dillerin hiçbiri özdil değildir.
Esâsen yeryüzünde hiçbir kültür ve medeniyet dili, hiçbir zaman özdil olmak taassubuna ve basitliğine iltifât etmemiştir. " ( 8)
“ Bu cümleler çok sıhhatli bir tahlile tâbi tutulunca görülür ki, Türkçe, ne bir " sentetik " / sunî / yapma dildir, ne de bir " kabîle " dilidir. Pek çok dil âilesinden gelmiş kelimeleri bünyesine katabilmiş ve herbirine mevcut mânâsının üzerinde mânâlar yükleyebilmiş bir kültür ve medeniyet dilidir. Kaldı ki; Türkçe, dünyâda konuşulan birçok dile de kelime vermiştir. Bu kelime alış-verişleri, dilin ana kaidelerine ve yapısına zarar verip onları bozacak derecede faaliyet göstermiyorsa, fazla diyecek bir şey yoktur. Ancak; mevcut kelimeleri saf dışı bırakmayı hedefliyor ve anlaşma unsuru ve vasıtası olarak ârızalara sebebiyet veriyorsa, bu durum mahzurludur hattâ vahîmdir.
Türkçe'miz, bugün, senelerdir yapılan yanlışlar ve aynı yanlışların tekrar edilmesi sebebiyle, zor günler yaşamaktadır. Dünyânın gelişmiş ülkelerinde, linguistique ( lengüistik ) yâni dil ilmi büyük mesâfeler aldığı hâlde, bizde, Türkçe hakkındaki gerek şekil ilmi ( morphologie / morfoloji ), gerek menşe ilmi ( etymologie / etimoloji ) ve gerekse ses bilgisi ( phonetique / fonetik ), belli bir merhale kat ederek birer ilim hâlinde sunulamamıştır. Böyle bir lisânın , sözdizimi olarak adlandırılan " syntaxe " ( sentaks ) bahsindeki başarısı ne kadar olabilir ?
Düşününüz; hâlâ, t(i)ren mi diyelim, yoksa tren mi, Kur'ân mı diyelim, Kuran mı, sür'at mı diyelim, sürat mı, mesele mi doğru yoksa mes'ele mi , k(ı)ravat mı diyelim kravat mı, p(i)sikoloji mi diyelim psikoloji mi...tartışması içindeki bir dil nasıl gelişebilir? Dolayısiyle; dilimizin, ciddî bir şekilde düşünülmesi gereken imlâ mes'elesi de mevcuttur .
Dilimize dâir, değişmez bir kaide vardır: "Türkçe, yazıldığı gibi okunan ve okunduğu gibi yazılan bir dildir. " O hâlde; Trabzon yazıp, onu, nasıl Tırabzon okuyabiliyoruz? Trakya yazıp, onu, nasıl Tırakya okuyabiliyoruz? Plan yazıp, niçin pilân okuyoruz; laik yazıp, niçin lâik hattâ lâyik okuyoruz? Branş mı yazıp okuyalım, yoksa bıranş mı? Ne dersiniz?
Gaaye mi, gâye mi yoksa gaye mi doğrudur ? Gaazi mi, gâzi mi yoksa gazi mi demeliyiz?Kaabiliyet mi, kâbiliyet mi yoksa kabiliyet mi yazıp-okuyalım? Aaşık mı, âşık mı, aşık mı doğrudur? Gaaliba mı, gâliba mı, galiba mı doğrudur? “( 9)
Esâsen;
“Bugün olduğu gibi Türkçenin eski devrinde de, geçiş devresinde de, yazı dili yanında pek tabiî olarak türlü bölgelere göre az çok farklar gösteren lehçe ve şiveler de mevcuttu. Fakat bir milletin konuşma dili birçok lehçe, şive ve ağızlara ayrılabildiği halde yazı dili toplayıcı bir karakter taşımakta, birbirine yakın bir çok şivelerin bir tek yazı dili kullandıkları görülmektedir.Tarihî gelişme bölümünde işaret olunduğu gibi, XVI. yüzyıldan başlayarak Türk dünyasında yazı dili biri Türkistan ve Kazan’da (Çağatayca), diğeri de Osmanlı İmparatorluğu’nda (Osmanlıca) olmak üzere iki istikamette gelişmekte iken, XIX. Ve XX, yüzyıllarda Kuzeyde Kazan, Türkistan’da Özbek ve Türkiye’de de İstanbul ağzının ve bunlara dayanan yazı dillerinin ehemmiyet kazandığını görüyoruz.
Ancak Kırımlı İsmail Gaspıralı’nın (1851-1914) birleştirici faaliyeti, Türk dili tarihinde mühim bir hareket olarak belirir. İsmail Gaspıralı yalnız dil sahasında değil, Türk kültürü ile ilgili diğer alanlarda da topyekûn bir ıslahat fikri ile ortaya atılmış olan bir önderdir. Biz burada, Gaspıralı’nın ancak dille ilgili çalışma ve gayretlerine temas edeceğiz. Onun bu alandaki prensipleri şöylece özetlenebilir:
1)Türkçeden, mümkün olduğu kadar yabancı dil ve kaidelerini çıkarmak,
2)Okur yazarlar tarafından anlaşılmayan arabî ve farisî tabirleri kaldırmak,
3)Her şivede pek kaba olmayan mahallî kelimeleri Osmanlı-Türk tasrifine uydurarak kullanmak.
İsmail Gaspıralı, bu yolda 1914’te ölümüne kadar sebatla yürümüş ve 30 yıl aralıksız çıkan ve Türkiye dâhil bütün Türk dünyasında okunan “Tercüman” vasıtasiyle fikirlerini tatbik mevkiine koymaya çalışmıştır.” (10)
O hâlde; Türk Birliği’ni sağlayıcı baş unsur olarak en büyük hedefimizin Türkçe’nin korunması ve geliştirilmesi olmalıdır.
Şâirlerimiz, ediblerimiz ve ilim adamlarımız ile, siyasetçilerimizin Türk Dünyâsı Türkçesi’nde birlik sağlanması hususunda daha çok gayret ve hassasiyet gösterilmesi gerekir.
KAYNAKLAR
1.Nihad Sâmi Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi,-1, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1983, Sf.66
2. M. Halistin Kukul, Türkçe’nin Geleceği, Türk Yurdu Dergisi, Türkçe’ye Saygı Özel Sayısı, Şubat-Mart 2001, Sf. 267-268
3.Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Dil Dâvası, Nesillerin Ruhu, Hareket Yayınları, İstanbul 1970, Sf. 150
4.M. Halistin Kukul, Ömer Seyfettin: Geç Anlaşılan Bir Öncü, Wwwkapsamhaber.com-26 Mart 2025, 12.06; Aydın Efesi Dergisi, Sayı: 85, Mart-Nisan 2025, Sf. 3
5.Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Türk Kültür Yayınları/Toker Matbaası, İstanbul 1974, Sf. 99-100
6. a.,g.,e., Sf. 106-107
7. Gürbüz Azak, Kahrolmak İster misiniz?, Türkiye Gazetesi, 24 Aralık 2001, Sf. 2
8.Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayını, İstanbul 1972, Sf. 21-23
9.M. Halistin Kukul, Dünya Dili Olarak Muhteşem Türkçe, Yeni Türkiye Dergisi, Türkçe Özel Sayısı, Yıl: 9, Sayı: 55, Sf. 1452-1462
10. Ahmet Temir (Prof. Dr.), Dış Türklerde Dil ve Yazı, Türk Dünyası El Kitabı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1976, Sf. 1391
Yorumlar
Kalan Karakter: