Akıl, insana verilmiş en büyük nimet olduğu kadar, onun büyüklüğü nispetinde de, ona verilen en büyük salâhiyettir.
Şâyet, insan, bu büyük nimet ve verilen bu büyük salâhiyetin kıymetini bilmekten âciz ise, mes'uliyetini de asla idrâk edemez.
Yüce ve mukaddes kitabımız Kur'ân-ı Kerîm'de, "aklını kullanmak" ve "düşünmek/tefekkür etmek " ile ilgili, onlarca âyet bulunmaktadır.
Bunların herbiri, hem ahlâkî/sosyal âhenk ve hem de ilmî bakımdan, insanın kendini bağlayan zincirlerden kurtulmasını sağlamaktadır.
Kendini tanıyıp anlama; tabiatı temâşâ edip, onun özüne nüfûz edebilme, kâinatı-fezâyı-deryâyı tetkik, bütün bu âyetlerin insana verdiği salâhiyetin, ona yüklediği mes'uliyetlerdir.
Bu sebeple; insanın düşünmesine/ tefekkür etmesine, ve bu tefekkürle, ilmin ve san'atın her sahasında eserler vücûde getirmesine yol açacak vasıtaların bulunması, ortaya konulması lâzımdır.
Bunun için ise, her şeyden evvel, hürriyet gerekir. Hürriyetin tesisini ise, ancak ve ancak adâlet sağlar. Dîğer mekanik unsurlar, tâlî p(i)lândadır ve her zaman telâfileri mümkündür.
Büyük Türk sosyoloğu S. Ahmet Arvasî, "Varlık Karşısında Tavrımız" başlığını taşıyan yazısına şöyle başlıyor:
"İnsanın kurduğu kültür ve medeniyette, "ilim" ," sanat" ve "din" âdeta "üç sütun" gibidir. İnsanlık, bunlara dayanarak yücelebilmektedir. Yahut, insanlık, kendini koruyup geliştirecek "üç sığınak" bulmuştur; bunlar "laboratuvarlar", "sanat galerileri ve evleri" ile "mâbedlerdir".
Bu durum aynı zamanda, insanın, eşya ve varlık karşısında, "üç tavrını" da ele verir. Gerçekten de bizim için herhangi bir obje, hem bir "laboratuvar malzemesi", hem bir "sanat hammaddesi" ve hem de "ilâhî bir haberdir ." (Bknz: S. Ahmet Arvasî, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, Türkmen Yayınevi, İstanbul, 1982, Sf. 48)
Temelinde, aklı kullanma ve düşünme arzusu bulunmayan hiçbir ilim ve san'at faaliyetinin ileri merhalelere ulaşması mümkün olamaz.
Bu durum; birbiriyle "çekişen" toplumlarda ve bu cümleden olarak da, bizde, senelerdir süregelen bir 'hastalık'tır. Bu hastalıktan, âcilen kurtulmamız, istikbâlimizin sıhhati bakımından elzemdir.
Münferit başarıların umûma mâledilmesi bizi aldatmasın; bizi rehâvete düşürmesin!..
Misâl mi?..
Ne rahmetli Oktay Sinanoğlu'nun ve ne de Aziz Sancar'ın başarıları, -bu mânada- bizim umûmî kayıtlarımız içersindedir. Zîrâ; her ikisi de, dimdik duran ve hem akıllarını kullanan ve hem de büyük gayretlerle tefekkür eden iki mümtâz'dır.
Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, "Hedef Türkiye" adlı eserinde şöyle diyor: "Doktora yapmanın büyük faydası belirli bir konuyu daha derinlemesine öğrenmekten ibaret değildir; başarılı araştırmaların kişiye kazandırdığı özgüvendir. Aslına bakarsanız, bu doktora düzenini de Batı bizim Selçuklulardan öğrendi. Avrupa'da ilk evrenkentler 12. ve 13. yüzyıllarda, bizdeki hem maddî, hem mânevî her türlü bilimin yuvası olan Selçuklu medreselerini taklit ederek kuruldu. O ara "doktora" düzenini de aldılar. Oxford üniversitesi Karatay medresesinden mülhemdir. (Bknz. Otopsi Yayınları, 6. Basım, Sf. 40)
Prof. Dr. Sinanoğlu, şöyle devam ediyor: "Ortaçağ sonunda bu Avrupa'ya, bu kara câhil, yobaz, temizlikten haberleri olmaya, vebadan kırılan perîşan Avrupa'ya bilimleri öğreten Türklerdir. Matematiğin birçok dalını icat eden Türk matematikçileridir. Birçok, bir tane değil. Uluğ Bey'i bilirsiniz, "logaritma", "algoritma" lâf ve kanunlarının "El Harezmî" yâni "Harzemli"den geldiğini bilir misiniz? Batının kitapları yazıyor, ama bir türlü "Türk" diyemiyor; dili varmaz. "Arap matematikçisi El Harezmi" diyor da, sonra ekliyor, "Özbekistanlı'dır, yâni Türkistanlı. İnsaf artık. Biz bu Batı'dan mı medet umuyoruz."
Batı'ya cebiri de, kimyayı da, gökbilimi de, ruhbilimi de biz öğrettik. Kendimizi, tarihimizden, atalarımızdan aldığımız mânevî güçle, ileriye bakarak toparladığımız zaman Batı'ya, dünyaya, gene çok şey öğretiriz." (Bknz: a., g.,e., Sf. 43)
Sinanoğlu'nun son cümlelerine dikkat buyurunuz. Sinanoğlu; "Türk "diyor. Başka, "Batı'ya da, dünyaya da hâkim oluruz" demiyor. İlim adamına yakışan ifade ile, iddialı konuşuyor: " Gene çok şey öğretiriz!" diyor.
Mes'ele buradadır!..
Millî eğitim; hem millî düşünceyi, hem de ilmi, hakîkî mânada rehber edinenlerin elinde yükselir. Ne Avrupa'ya veya dünyaya lâf ile tehditle 'meydan okumakla' ve ne de öğrencilere ders kitaplarını parasız dağıtmakla gelişir.
Mükemmel bir müfredat ile, mükemmel bir şekilde yetiştirilen öğretmenlerin elinde, mükemmel kitaplar, laboratuvarlar ve kütüphâneler ve sosyal tesislerle donatılmayan bir eğitim sistemi, yalçın kayalara çarpan savruk dalgalardan farksızdır.
Savrulduğumuzun farkında olmamak da apayrı bir gaflet örneğidir. İster dalga, ister rüzgârla - boranla olsun, bu savrukluk, hâlâ, en ileri safhada yol almaktadır.
Tek öğünme sözümüz: Üniversite sayımızın çokluğudur!..
Peki; dünya ölçüleri içersinde, üniversitelerimizin mevki nedir ve enine-boyuna bunun, muhasebesini yaptık mı/yapabildik mi?
İlk beşyüze girebilen ( 400'üncü sıralarda) bir iki üniversitemizin oluşu hangi merhaledir?
Ya; ortaöğretimdeki seviyemiz ne hâldedir? PİSA raporları meydandadır: 65 ülke içinde ellilerdeyiz!..
Bunların sebepleri üzerinde müşterek bir tespite, bir akıla ulaşabildik mi? Bunlara ulaşılabilmeli ki, müşterek ve sağlıklı bir çâre bulunabilsin!..Aklı kullanmak ve tefekkür etmek burada değilse, nerede olacaktır?
İşte sebeplerden biri ve belki de en önemlisi: Üniversitelerimiz ve sanatçılarımız, her devirde bir başka birinin telkini, baskısı,sürgünü, tahakkümü altında, herhangi bir memur gibi telâkki edilerek muamele görmektedir.
Matematiğin, astronominin, anatominin,- kalp damarın, asabiyenin, onkolojinin, cildiyenin-, yâhut edebiyat, felsefe veya tarih ilminin basit ve kısır hattâ zaman zaman partizan siyâsî emellerle ne ilgisi vardır?
Bu soru ile, elbette ki, acımasız ve âhenksiz siyâseti kastediyoruz!..İlim ve san'at adamına arzulanan ilgiyi göstermeyen, değeri ve teşviki vermeyen siyâsetin kendisinin de çapraşıklıktan kurtulduğu görülmemiştir.
Türk siyâseti, -geniş çapta- dün olduğu gibi, bugün de, ilmi de san'atı da kendi emeli istikametinde yürütmek istemektedir. Ne ilim ve ilim adamı ve ne de san'at ve san'at adamı başı dimdik vaziyette kendini ispat etmenin güveni içindedir. Ne yazık ki; olan, bu memleketin mâsûm insanına olmaktadır!..
2015 yılında, ilk Nobel Ödülü kazanan Türk ünvanına sahip Prof. Dr. Aziz Sancar'ın tavsiyeleri de dikkate alınmalıdır. Diyor ki: "Türkiye'ye bilim lâzım. Güç durumdan çıkıp Avrupa seviyesine varması için bilim gerekli. Türkiye bizlere çok güzel eğitim sağlıyor. Bunu Amerika'da yapamazsınız. O bakımdan ben bu ödülü memleketime ve Cumhuriyet döneminde başlatılan eğitime borçluyum. Genç beyinlere tavsiyem, hiç yılmasınlar, dış ülkelere gitsinler, çalışsınlar, fakat benim yaptığımı yapmayıp, Türkiye'ye dönsünler."
Tabiî ki, burada, sistem ile, imkânı birbirinden ayırmak lâzımdır. Belli bir dönemde, gerçekten, ciddî bir sistemle, bir mesâfe aldığımız eğitim hamlemiz, fazla uzun sürmedi. Aslında, ilim adamına sunulan imkân, onu, milletlerarası mevkiye yükseltiyor. Bu da, yeterli olamadı. ABD, zekâları bünyesine alıp, değerlendiriyor. Biz, bunu, kendi insanımız için, maalesef, yapamıyoruz. Belli bir yere kadar getirip, bırakıyoruz.
Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, ilk baskısı 1949 yılında yapılan "Türkçe Meselesi" adlı kitabının "Fransa'dan Mektup" başlığını taşıyan bölümde bu hususta şöyle diyor ve âdeta, geçmişten günümüze, en azından yetmiş-yetmiş beş senelik bir zamanın muhasebesini yapıyor:
"Türkiyemizin son devrinde ilim adamı ve yüksek tefekkür şahsiyeti niçin yetişmedi?
Yetişmesi için, neyimiz eksikti? Zekâmız mı? Fikrî hazırlığımız mı? Çalışmamız mı?
Hayır, hiç biri eksik değil. Son devirde, Türkiyemiz Garp ile çok sıkı bir kültür münasebeti kurmuştur. Muhtelif Avrupa merkezlerine yüzlerce Türk genci gitmiş ve bunların bir çoğu kıymet kazanarak dönmüştür. Fakat, bu kıymetlerin ekserisi burada susuz kalmış gül gibi solmuştur.
Niçin? Burada eksik ne idi?...
Üç kelime ile: Hava, iklim, muhit...
Herkes bilir ki; ilim kudret helvası gibi gökten inmez. Âlim ot gibi yerden bitmez. Âlim yetişmek için, mânevî bir hava, iklim ve muhit ister. Herkesin bilmesi lâzımdır ki, emniyet, hürriyet ve adâlet olmayan bir yerde, ilmin istediği hava, iklim ve muhit yoktur. Bunların yok olduğu yerde ise, hizmet, feragat ve hasbîlik yoktur. Bunlarsız da ilim hayatı doğmaz ve âlim yetişmez.
İnsaf ile düşünürsek, biz bu topraklarda emniyet, hürriyet ve adâlet nimetlerimizi devamlı bir surette tatmak bahtiyarlığından mahrum yaşadık. Emniyet ve hürriyet güneşi, bu vatana hiç doğmadı değil; fakat doğmasıyla batması bir oldu." (Bknz: Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, Türkçe Meselesi, Yağmur Yayınevi, İstanbul 2006, Sf. 41-42)
Prof. Dr. Esfender Korkmaz, "Beyinlerimiz ABD'de Daha İyi Çalışıyor" başlıklı yazısında, mes'eleye açıklık getirerek şu görüşe yer veriyor: "2011 yılına kadar verilen 826 Nobel ödülünün 333'ünü ABD aldı. Bu ödüllerden 79'unu alan bilim insanları 30 farklı ülkeden Amerika'ya gelen insanlardır.
Türkiye'den ABD'ye gidenlerden ilk defa bu sene Prof. Dr. Aziz Sancar Nobel Kimya Ödülü'nü kazandı.
Farklı ülkelerden ABD'ye giden bilim insanları, kendi ülkelerinde kalsaydı acaba yine aynı başarıyı gösterebilir miydi? Gösteremezdi.. Zira bu ülkelerde bilimsel altyapı yatırımları ve AR-GE fonları ABD'deki kadar gelişmiş değildir. Tek başına ABD'nin AR-GE harcamaları dünya toplamının üçte biri kadardır.
Türkiye AR-GE harcamalarına yeteri kaynak ayırmıyor. Ayrıca, gelişmiş ülkelerde AR-GE harcamalarının çoğu özel sektör tarafından yapılırken, bizde her şey devletten beklendiği için özel sektörün AR-GE harcamaları düşüktür.
Bizim üye olduğumuz OECD ülkelerinin ortalaması olarak, AR-GE harcamalarının millî gelire oranı yüzde 2.5 dolayında iken bizde yüzde 1 dolayındadır. " (Bknz: Esfender Korkmaz, Beyinlerimiz ABD'de Daha İyi Çalışıyor, Yeniçağ Gazetesi, 09 Ekim 2015, Sf. 7)
İlim ve san'atla cedelleşilmez; barışık olunur!..Bu ikisiyle cedelleşmek, muasırlaşmayı ve medenîleşmeyi kabûl etmemek, inkâr ve ret etmek demektir.
Sözün özü budur!
EDEBİCE DERGİSİ, SAYI: 7; MAYIS-HAZİRAN 2017, SF. 32-34