"Karahayıt' kelimesini duyunca, ilk önce büyük mücâhit Prof. Dr. Baymirza Hayıt'ı hatırladım...O da kim mi? Söyleyeyim ve bu vesîleyle O'nu da rahmetle analım!..
17 Aralık 1917 tarihinde Özbekistan'ın Fergana vâdisi Namangan şehrine bağlı Yarçek (Yarkent) Köyü'nde doğan ve büyük mücâdelelerden sonra 31 Ekim 2006 tarihinde Almanya'nın Köln şehrinde tedâvi gördüğü hastahânede vefât eden, 07 Kasım 2006 tarihinde de, Köln'de, 1952 yılında, öncülüğünü yaparak tesis ettiği "Müslüman Mezarlığı"na defnedilen Türk Dünyâsı'nın önemli bir fikir adamıdır.
Kelimenin kökü/ menşei bakımından ikisi arasında bir irtibat olup olamadığını bilemem!
Karahayıt; eskiden belde imiş ve güzel Denizli'nin, idârî bakımdan büyükşehir olmasından sonra, mahalleye çevrilmiş dünya hârikası bir yer.
Karahayıt'a giderken zihnim hep "Baymirza Hayıt" ve "Karahayıt"la meşgûldü ve ikisi arasında bir irtibat bulunacağını düşünüyordum.
Denizli'ye inip, bizi Karahayıt'a götürecek minibüse bindiğimde, şoföre ilkönce bunun mânasını sordum. Bana verdiği cevap, sonradan öğrendiklerimle uyum sağlamadığından verdiği cevabı yazmıyorum.
Kaldığımız otelde, turistik eşyalar ve kitaplar satan küçük bir mekân vardı. Oradaki genç kızımıza, buradaki kitaplarda "Karahayıt" ile ilgili bilgi olup olmadığını, bunun ne demek olduğunu sordum.
Dedi ki: "Bizim köyümüz buraya yedi kilometredir. Babam, hayıt diye bir bitkiden bahsederdi.
Hemen bilgisayarın başına geçip baktı ve "İşte!" dedi. Mor çiçekli otsu bir bitki."
Ben, asıl, bunun mahallî veya umûmî olarak ne gibi mânâlar ve faydalar sağladığı üzerinde de durmak istiyordum.
Oturduğu yerden kalkıp, benimle berâber, kitaplara baktık. F(ı)ransızca, Almanca, İngilizce tanıtım kitapları arasında sâdece bir tane Türkçe kitap bulunuyordu. Onda da, sadece "Karahayıt suları" başlıklı bir bölüm vardı ki, o da isteklerime cevap vermiyordu...
Dediğim gibi, ben, kelimenin menşeini/kökünü merak ediyordum. Ne demekti, nereden geliyordu, hiçbir bilgi mevcut değildi.
Ertesi gün (26 Nisan 2018 Perşembe günü), Buldan gezimiz oldu.
Buldan'a, kafile arkadaşlarımız otobüslerle, bense, bu muhitte uzun süre millî eğitim teşkilâtında idârî vazîfelerde bulunan sevgili Nurettin Uçak'ın taksisiyle gittik. Uçak; benim çalıştığım dönemde, 1972-1973'lerde, Diyarbakır Eğitim Enstitüsü'nde öğrenciydi ve aslen Tokatlı olmasına rağmen, vazîfe yaptığı Denizli'de ikamet ediyordu.
Buldan'ın güzelliklerini seyrettikten sonra, kısa da olsa bir nefeslenmek için , -kısa da olsa- Buldan Dört Eylül Fehmi Mehmet- Şükriye Erensoy İlköğretim Okulu Müdürü Mehmet Gürsoy'un misafiri olduk. Gürsoy'la, Nurettin Uçak, bir zamanlar mesâî arkadaşlığı yapan üstün meziyetli iki maarifçi!..
Bizimle birlikte, birkaç arkadaşımız daha vardı. Hoş-beşten sonra, öğrendim ki, Müdür Gürsoy edebiyatçı. Kendisinden, hemen "hayıt" hakkında bilgi ricâ ettim.
Bana, bunun, su kenarlarında yetişen yeşil yapraklı, çok büyümeyen otsu bir bitki olduğunu söyledi. Bâzı hastalıklara da şifâ oluyormuş. Hatta, çevrede, "Hayıt alıyla döverim seni!" tarzında, yapılan şakalar da varmış. Hayıt dalı ince olduğu için, incitmez ammâ biraz acıtırmış.
Artık, karşıma kim çıkarsa ondan "hayıt" hakkında bilgi almak istiyordum. Yaygınağ/internetten aldığım bilgilerin hâricine çıkmak istiyordum.
Okul Müdürü Mehmet Gürsoy ve Müdür Yardımcısı İsa Demir'le vedâlaşıp ayrıldıktan sonra, 1972-1973 yıllarında Nurettin Uçak'ın da dönem arkadaşı olan, Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü'nden Fethiyeli öğrencim Ali Türedi beni aradı. Zihnim, hayıt'a ayârlandığı için, hâlhatır sorduktan sonra, ona, hayıtın ne olabileceğini sordum.
Hayıt'ın bir Akdeniz bitkisi olduğunu, dağ eteklerinde yetiştiğini, yan dallarını budarsak, büyük olmasa bile, ağaç gibi olabileceğini, çiçeklerinin mor olduğunu; hattâ, yapraklarının çay gibi demlenip içildiğini, mideye iyi geldiğini; ilâveten, yeşil yaprakları bir kuşak hâlinde bele sarıldığında mide hastalıklarına iyi gelip fayda sağladığını söyledi.
Bunca bilgiyi yeterli gördüğümü söyleyemem. Çünkü; hâlâ, bunun mânâ olarak köküne/menşeine inememiş, ulaşamamıştım.
Karahayıt'ta geçirdiğim bir kaç günden sonra dönüş başlamış ve Denizli otogarına gelmiştim. Hava çok sıcaktı. Yanımda, Üniversitede beraber çalıştığım emekli öğretim görevlisi arkadaşım Yusuf ziya Gürel Bey'le beraberdim.
Otobüsün kalkmasına takriben bir saat vardı. Bir yere oturalım dedik ve iki kişinin oturduğu masaya, müsaade alarak oturduk.
Tabiî ki, önce merhabalaştık. Biri, beyaz saçlı orta yaşı geçkince, dîğeri ise, kırka yakındı. Garson, hemen tepemizde belirdi. "Biraz nefeslenelim!" dedim. Gülüştük!..
Hava, dediğim gibi çok sıcaktı. Garson, çok geçmeden yine geldi. Arkadaşım çay söyledi. Bense, maden suyuyla bir simit ricâsında bulundum.
Derken, yanımızdaki beylerle muhabbete başladık. Genç olanı, bir süre sonra müsaade isteyip kalktı. Biz, üç kişi birbirimizi tanımaya başladık. Meğer, tam adamıyla karşılaşmışım. Beyefendi, Ziraat Mühendisi..Sahasındaki birçok kuruluşun da danışmanı... Avrupa'da okumuş...Oldukça değil, tam donanımlı bir beyefendi!..
Adı: Turan Demirer. Denizli'de, organik tarımla, süt, arıcılık ve gıda işleriyle meşgûl...Meşgûl de ne demek, bu işlerin ustası, üstâdı!..
Kendi kendime: "Kul sıkışmazsa Hızır yetişmez" deyip, O'ndan da, "hayıt" hakkında, bilgi ricâsında bulundum.
Turan Bey de, zâten hazırdı ve konuşmayı hem seven, beceren ve hem de faydalı olmayı arzulayan biriydi. "Hayıtta meyva yoktur" dedi. Çiçek ve tohum vardır. Yani, tohum ve meyva aynıdır. Yenmez. Tohumu ezilir, solunum yollarını açar, kan yetmezliğine iyi gelir. Yaprakları yeşil olur. Tohumları siyahtır."
Demek ki, tohumunun siyahlığı, ona "kara-hayıt" dedirtiyor, diye düşündüm. Fakat, bizim siyahlıkta bir renk değil...Gri-esmer bir renkte...Târîfe uymuyor!
Turan Bey'in ikrâmlarından sonra, O'nunla vedâlaşıp ayrıldık!..
Saatler sonunda, evime kavuşunca masamın başına oturup bir durum muhakemesi yaptım.
Yaygınağa/internete girdim...Sözlükleri , ansiklopedileri karıştırdım...Ulaşabildiğim bilgileri paylaşmak istiyorum:
Şu an îtibariyle, sâdece iki kaynaktan bilgi nakledeceğim.
Birincisi; Misalli Büyük Türkçe Sözlük'tür:
"Hayıt Bk. Ayıt" (Sf. 489)
İlgili sayfayı açıyor ve "Ayıt" kelimesinin mânâsına bakıyorum: "Ayıt i. (Ar. id'den) Mine çiçeğigillerden, Akdeniz havzasında yetişen mor ve menekşe rengi çiçekli, 1-2 metre boyunda küçük ince yapraklı, okaliptüse benzer ağaç (Tohumu taşıdığı uçucu ve sâbit yağlar, acı madde ve alkoloitler sebebiyle halk tabâbetinde yatıştırıcı, idrar söktürücü, sancı giderici, süt artırıcı ve âdet düzenleyici olarak kullanılırdı. Halk ağzında hayıt da denir." Agnus castus. " (Bknz. İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı Lugatı, İstanbul 2011, Sf. 93)
İkinci arzedeceğim kaynak ise, bir ansiklopedidir:
"HAYIT (Vitex agnus-castus); Alm. Keuschlammbaum (m), Fr. Gattilier, agnus-castus (m), İng. Agnus-castus, Familyası: Hayıtgiller (Verbenaceae), Türkiye'de yetiştiği yerler: Marmara, Karadeniz, Batı ve Güney Anadolu.
Haziran-ağustos ayları arasında pembe ve beyaz renkli çiçekler açan, 1-3 metre yüksekliğinde çalı görünüşünde bir ağaççık. "Ayıt" olarak da bilinir. Akdeniz memleketlerinde ve Orta Asya'da yetişir. Yapraklar 3-7 parçalı, uzunca oval şekilli, alt kenarları beyazımtrak renkli ve tüylüdür. Çiçekler genç dalların ucunda salkım durumlar yaparlar. Meyveleri küre şeklinde, gri-esmer renklidir.
Kullanıldığı yerler: Bitkinin çiçekli dalları ve meyveleri tedâvide kullanılmaktadır. Bitkiden uçucu ve sâbit yağ, tanen, şekerler, vitisinin alkaloidi elde edilmiştir. Yapraklarından esans elde edilir. Gerek çiçekli dalları, gerek meyveleri yatıştırıcı, idrar söktürücü ve gaz söktürücü olarak kullanılır. " (Bknz. Yeni rehber Ansiklopedi, Cilt: 9, Türkiye Gazetesi Yayını, İstanbul 1993, Sf. 18-19)
Evet; bu bitki, "Orta Asya'da" yetişiyorsa, Prof. Dr. Baymirza'nın soyadı niçin "Hayıt" olmasın? İnanır mısınız, Baymirza Hayıt'ı, yıllar önce, konferans vermek için geldiği Ondokuz Mayıs Üniversitesi Konferans salonunda dinlemiştim. Esmer güzeli, babacan, yiğit, bilgi dolu bir Özbek Türk'ü idi!..
Acaba diyorum, bu narin ve güzel mekâna niçin "Karahayıt" denmiş? "Hayıt" veya "ayıt" bu ise, "kara" nereden geliyor? Tabiî ki, hepimizin bildiği renk olarak siyah dediğimiz bir kara ve yine, bir de, toprak/arazi parçası olarak bildiğimiz bir kara vardır.
Yazar Gürbüz Azak'ın, 12 Kasım 1997 tarihli Türkiye Gazetesi'nin ikinci sayfasında yayınlanan "Türkler ve Renkler" başlıklı yazısında şöyle bir cümle bulunuyor: "Büyüklük, ululuk ifade eden "kara" kelimesi, aynı zamanda Kuzey'in tarifidir ki, yukarıdaki büyük denize de "Karadeniz" adı takılmış."
Bu cümleden ilhâmla, yine, acaba, diyorum, "kara" kelimesi, "büyüklük, ululuk"tan hareketle, "bol, zengin, çok" gibi mânâlar taşıyamaz mı? Yani, "hayıt"ı bol-zengin-çok memleket!..Karahayıt!..Olamaz mı?
Karahayıt için nârin ve güzel ifadelerini kullandım. Mekânıyla, insanıyla hârika bir mahalle...Denizli'ye 25, Pamukkale'ye beş-altı kilometre...Eskiden, belde imiş ve belediyesi varmış. Denizli'nin büyükşehir oluşundan sonra mahalle olmuş.
Orada, "Kırmızı Su" tabelalı bir mekân var. Tabela diyorsam da, o kadar reklâm tabelası arasında pek de görünür ve ilgi çekici değil!..
Hani, okusan bile, "Ne demek kırmızı su?" der geçersin, öyle!..Biz de, eşimle, tesadüfen gördük...Pamukkale'yi gezip görmek niyetiyle, yüzon kişilik bir g(u)ruptuk ve otele döndüğümüzde, bu'su'dan, hemen hemen, kimsenin haberi olmadığına şâhit olduk..
Tabiî ki, herkese söyledik ve bu hârika suyun görülmesini sağladık.
Turistik bölge/belde/mekân vs. demekle, bir yer turistik olmuyor...Vatandaş, yapılan veya yapılması muhtemel koca koca binalardan tedirgin...Konuştuğum güler yüzlü, nâzik insanlar, söz buraya gelince birden üzüntülerini dile getiriyorlar. Büyük binalar yapılmasından endîşe ediyorlar.
Ne olurdu, burası yine belediye olarak kalsaydı da hizmet birebir gelseydi. Ve diyorum ki...
Gezginler/seyyahlar/turistler, "Karahayıt"ı mutlaka görünüz...Oraya gitmişken, mutlaka "Kırmızı Suyu" seyrediniz, ondan içiniz ve akarında da, ayaklarınızı çıkarıp sıcacık suyuyla dolaşınız!..
Ben, T(ı)rabzon'un Beşikdüzü ilçesinde, yeşile doymuş bir diyârda doğmuş biriyim. Elbette, Denizli'nin güzelliği de bir başka...Sırtını Akdağ'a, Honaz'a dayamış bir meyva ve sebze deposu...İnsanları sevgi dolu ve nâzik...Ancak..
O verimli hârika topraklar, arzu edilen seviyede ekili değil...Değerli kardeşim Nurettin Uçak, bizi, Sarayköy'deki bahçesine götürdü. Hangi çeşit isterseniz, herbirinden bir-iki meyva ağacı var: Elma, erik, karadut, nar, ayva, zeytin, hünnap...Karadut'un lezzeti ise, hâlâ damağımdadır...
Sarayköy'den dönüşte, Buharkent'ten bahsetti Nurettin Bey... Rabbim, ne nimetler vermiş bizlere!.. Yerden buhar çıkıyor ve elektrik enerjisi üretiyor. Sıcak suyu ve jeotermal enerjisi santralleriyle bir yüz akımız!..Buhar, suya dönüşünce de sulamada kullanılıyor...
Sarayköy'ün bağları da nefis mi nefis!..
Denizli, köşe bucak nar, zeytin bahçeleri ve üzüm bağlıklarıyla dolu...İnsanın göğsü kabarıyor...Fakat..Evet fakat, bu, her türlü sebze ve meyvanın yetiştiği mekânda boş arazi de çok...Ne
yetişmiyor ki, karadut, incir, kayısı, ceviz, erik, hünnap, buğday, arpa, nohut, tütün, haşhaş, pancar...Üzüm, kavun, karpuz, şeftali, badem, nar, zeytin... ne ararsanız var...Say sayabildiğin kadar!..Seracılık da başlıbaşına mühim yer tutuyor Denizli'de.
Ya Pamukkale!!??
Rabb'imin güzellikleri ve nimetleri saymakla beter mi? Fakat, kıymetini bilmenin, apayrı bir meziyet ve hüner olduğunu da idrâk apayrı bir hususiyet arzeder.
Acımasız olmayayım..Elbette ki, bu kadar değil!..Elde mevcut şartlarda, muhakkak ki, iyi niyetle gayret gösterilmiştir/gösteriliyor. Fakat, inanır mısınız, bana yetmiyor!..
Bu dünyâlar hârikası mekân, zeminden bakılınca ayrı güzel, yukardan bakılınca ap-ayrı güzelliğe sahip... Güzel bir yol ile oraya ulaşılıyor ammâ, bu kadar dönemeçli dolanmadan sonra, insanda takat kalmıyor..Daha kolay ulaşmanın bir çâresi yok mudur ve niçin tek istikamet?
Burayı gezmek isteyen yerli ve yabancı gezginlere kolay ulaşım çâreleri düşünülemez mi?
Başka?
Giriş ücreti!..Şu anki şartlarda, giriş, otuzbeş Türk lirası!..Şimdi düşününüz, iki kişi gidiyorsunuz, yetmiş lira...Yanınızda, en azını söyleyeyim, bir çocuğunuz veya bir torununuz var: Yüzbeş lira!..İster emekli olun ister çalışan, yüzbeş lira çok değil mi?..
Peki, belli bir yaşa gelmişsiniz veya yürümekte zorluk çekiyorsunuz. Gezi yerine ulaşmak için çalışan arabalar kişi başı yirmibeş lira...Hesabı lütfen sizler yapınız...
Kaldı ki, çevre, yeterince bakımlı da değil...Kale tarafına girmek de mümkün değil!..
Allahü teâlânın bir nimeti olarak bize ikrâm edilen bu pamuktaşlarını (Fr. travertin/travertenleri) seyretmekten insanlığı niçin mahrûm bırakıyorsunuz?
Hem içilen, hem çimilen ve hem de göze hitâp eden bu nimeti daha büyük kitlelere yaymanın hangi zorluğu bulunmaktadır?
Böyle bir yerde 'rehber' gerekmez mi? İllâ da kafile ile mi ziyâret yapılacak? İyi giyimli, resmî kıyafetli, bilgi donanımlı rehberlerin faydasını söylemeye gerek de yok!
Bu tabiat hârikaları, Allahü teâlânın, Türkiye'mize sunduğu çok mühim ve kıymetli nimetlerdir. Üzüm bağlarının, zeytin, nar bahçelerinin ve daha nice güzelliklerin donattığı Denizli şehri, tıpkı, diğer şehirlerimiz gibi gözbebeğıimizdir.
Pamukkale'siyle, Karahayıt'ıyla, Sarayköy'ü ile, Buharkent'i ile, Buldan'ı ile, Babadağ'ı ile...Denizli, görülmeye, övülmeye ve sevilmeye değerdir!..
"Uyanmak Zamanı" adlı kitabımın ilk şiiri olan Geleceğe Sesleniş'in ilk mısrâsıyla sözü bağlıyorum:
"Bu vatan benim, güzelliği hayâle sığmaz!"