Son hafta içinde Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan olaylar, sadece birer asayiş vakası değil; toplumsal bünyemizde açılan derin bir yaranın ve eğitim sistemimizdeki büyük bir boşluğun açığa çıkmasıdır.
Okul bahçelerinde ve koridorlarında duymak istediğimiz çocuk sesleri yerine yankılanan silah sesleri; aslında uzun süredir görmezden geldiğimiz, süpürüp halının altına attığımız yeni nesil bir sorunun en acı meyveleridir.
Bu trajedileri sadece birer güvenlik açığı veya münferit birer delilik hali olarak okumak, asıl büyük resmi görmemizi engeller. Zira bugün eğitim kurumlarımız sadece fiziksel saldırılara değil; aynı zamanda öğretmenlik makamının aşındırılmasına, pedagojik otoritenin kaybına ve en önemlisi, milli kimliğinden uzaklaşarak dijital bir kimliğe doğru yol alan bir neslin yarattığı kültürel boşluğa sahne olmaktadır.
Yaşananlara psikolojik açıdan bakarsak, bugünün çocuklarının kalabalık dijital bir dünyada, ancak her geçen gün derinleşen bireysel bir yalnızlıkla yaşadığını görüyoruz.
Siverek’teki saldırganın mesajları ya da Maraş’taki henüz 8. sınıf öğrencisi bir çocuğun babasının silahlarına bu kadar kolay erişebilmesi, aslında çok büyük bir ruhsal boşluk hikâyesidir.
Yeni çağın çocukları, sanal dünyadaki şiddet içerikli oyunlar ve “sahte kahramanlıklar” odaklı uygulamalarla gerçek dünyanın sorumlulukları arasında sıkışmış durumda. Öfke kontrolü ve empati yeteneği gelişmeden büyüyen bu nesil, dijital dünyada "kahramanlık" sandığı karanlık bir şiddet figürüne dönüşebiliyor.
Buradaki asıl tehlike, bu çocukların sadece fiziksel olarak var olmalarıdır. Oysaki bir milletin geleceği, sadece biyolojik bir nüfus artışı ile sağlanamaz.
Eğer biz çocuklarımızı kendi kültürümüzün etki alanında yetiştiremezsek, gelecek nesillere Türk milletinin kimliğini değil, sadece boş birer insan kalabalığını aktarmış oluruz. Kimliğini Türk kültürüyle mayalayamadığımız, kendi değerlerini tanımadan dijital bir kültürün içine doğan çocuklar; ileride kendi öz benliğimizi kaybetmemize sebep olacak en büyük tehdittir. Bir milleti geleceğe taşıyan şey sadece çocuklarının hayatta kalması değil; o çocukların o milletin ruhunu, dilini ve töresini damarlarında taşımasıdır. Bugünün dijital kültürü, evrensel tek bir tipleştirme ile çocuklarımızı milli kimliklerinden koparırken onları her türlü dış etkiye ve şiddet eğilimine açık, köklerinden bihaber bireyler haline getirmektedir.
İşte tam bu noktada, eğitim müfredatımızın temel felsefesini yeniden masaya yatırmak zorundayız. Matematik, fizik veya kimya gibi dersler elbette bilim çağında vazgeçilmezdir. Ancak bu bilgiler, milli ve manevi değerlerden oluşan sağlam bir temel üzerine inşa edilmediği sürece, boşlukta asılan mum gibi kendinden başkasına ışık vermezler.
İlkokuldan itibaren müfredatın merkezine; çocuğu milli ve manevi değerlerimizle tanıştıran, önceliğini “insan olmak” üzerine kurgulayan öğretici konular yerleştirilmelidir. Bir çocuğun zihnine integralden önce adaleti, atomun yapısından önce dürüstlüğü ve milli sorumluluğu yerleştiremezsek; belki teknik donanımı yüksek nesiller yetiştirebiliriz lakin bu donanım o bireyleri millete ait bir "evlat" yapmaya yeterli gelmez.
Çocukta milli bir tabana oturtulmuş kimlik, üzerine eklenecek her türlü bilimsel bilginin hem daha sağlıklı işlenmesini hem de daha kalıcı olmasını sağlar. İşte o zaman bir öğrenci için fizik vatanını savunacak bir teknolojiye, kimya milletini koruyacak bir ilaca, matematik ise ülkesini kalkındıracak bir hesaba dönüşür.
Bu zihinsel dönüşümün anahtarı ise kuşkusuz öğretmendedir. “Öğretmen iktidarı” dediğimiz o sağlıklı pedagojik otoritenin veliye devredilmesi; yerini "veli ve çocuk iktidarına" bırakması, velinin ise öğrenci ile öğretmen arasındaki ilişkide çocuğa göre saf tutması, eğitim iktidarının öğrencinin eline geçmesine sebebiyet vermiştir.
Gelinen noktada okullar; öğretmenin rehberliğinden ziyade, velinin beklentileri ve çocuğun sınırsız talepleri etrafında şekillenen birer hizmet alanına dönüştü. Öğretmenin öğrencinin hayatına dokunma, onu disipline etme veya ona milli bir şuur aşılama gücü; "çocuğumun psikolojisi bozulmasın" ya da "benim dediğim olacak" diyen bir veli baskısı altında eridi.
Oysa bir toplumda öğretmenin otoritesi zayıflarsa okulun disiplini dağılır; disiplinin olmadığı yerde ise kaos filizlenir. Bugün yaşanan bu vahim olayların altında; öğretmenin sınıfta ve okulda "kurucu irade" olmaktan çıkarılıp, her an şikâyet edilme korkusu yaşayan bir çalışana dönüştürülmesinin sancıları yatmaktadır. Öğretmeni etkisizleştirmek, aslında devletin ve milletin geleceğini şekillendiren en önemli kaleyi kendi elimizle yıkmaktır.
Eğitimin kalitesini artırmak ve bu şiddet sarmalından kurtulmak için öğretmenin itibarını, yetkisini ve "muallim" kimliğini yeniden tesis etmek zorundayız.
Devlet; öğretmeni sadece müfredat anlatan bir memur değil, Türk kültürünü ve kimliğini müfredatın her satırına yediren bir "kültür taşıyıcısı" olarak yeniden tanımlamalıdır. Bu sadece öğretmene verilen bir ayrıcalık değil, sistemin ve milletin bekası için hayati bir zorunluluktur.
Velilerin, okul kapısından içeri girdiklerinde öğretmenin pedagojik rehberliğine ve otoritesine teslim olduğu bir kültürü yeniden inşa etmeliyiz. Ailelerin; çocuklarını hayatın zorluklarına karşı aşırı korumacı bir tavırla büyütüp öğretmenle karşı karşıya getirecek söylem ve tavırlar yerine, hem evde hem okulda otoritenin, disiplinin ve değerler eğitiminin öncelikli olduğu gerçeğini çocuklarına aşılaması gerekir.
Sonuç olarak; Siverek ve Maraş’taki bu acı tablo sistemin, ailenin ve devletin ortak bir sınavıdır. Bireysel silahlanmaya karşı en sert önlemlerin alınması, dijital dünyanın kimliksizleştirici etkilerine karşı milli bir müfredat uyanışının başlatılması ve her şeyden önemlisi, öğretmenin "eğitimin kaptanı" ve "neslin mimarı" olarak o eski, saygın ve güçlü koltuğuna yeniden oturtulması şarttır. Eğer çocuklarımızı milli bir kimlikle donatıp öğretmenlerimizi de o çocukları bu değerlerle şekillendirecek güçle donatamazsak; sadece çocuklarımızı değil, bir millet olarak geleceğimizi de o okul duvarlarının ardında kaybedeceğiz.
Şimdi başımızı iki elimizin arasına alıp düşünme değil; öğretmeniyle, devletiyle ve bilinçli ailesiyle bu milli bekaya sahip çıkma vaktidir.
Siverek ve Kahramanmaraş’ta meydana gelen bu elim hadiselerde hayatını kaybeden evlatlarımıza ve öğretmenlerimize Allah’tan rahmet; kederli ailelerine sabır, yaralılarımıza ise acil şifalar diliyorum. Milletimizin başı sağ olsun.
Yorumlar
Kalan Karakter: