Mart ayında Şam yönetimi ile SDG arasında varıldığı duyurulan entegrasyon mutabakatı, Suriye'nin toprak bütünlüğü açısından kritik bir eşik olarak sunulmuştu. Anlaşmaya göre SDG unsurları, yıl sonuna kadar merkezi idarenin kontrolüne girecek; askerî, idarî ve güvenlik yapıları Şam’a entegre edilecekti. Ancak yılın son saatleri yaşanmasına rağmen sahada bu yönde somut bir adımın atılmadığı da açıkça görünen bir gerçek.
Bu tablo, entegrasyon sürecinin fiilen tıkandığı ve anlaşmanın büyük ölçüde kâğıt üzerinde kaldığı düşüncesini kuvvetlendiriyor.
Peki, SDG neden adım atmıyor?
Öncelikle SDG'nin askerî ve siyasî varlığını merkezi idareye devretmeye çok da istekli olduğu kanaatinde değilim. Çünkü entegrasyon, SDG açısından yalnızca bir “kurumsal uyum” değil; fiilen silahlı gücün tasfiyesi, özerk yönetimin sona ermesi ve ABD-İsrail eksenli dış desteğin kaybedilmesi anlamına geliyor.
Bu nedenle SDG, süreci zamana yayarak sahadaki fiilî kontrolünü korumayı, uluslararası konjonktürde yeni pazarlık alanları oluşturmayı ve özellikle Türkiye’nin baskısını dengelemeyi hedefliyor gibi görünüyor. Süre dolsa dahi entegrasyonun gerçekleşmemesi, SDG'nin ABD'den açık, İsrail'den ise örtülü olarak aldığı destekle baştan beri uyguladığı bilinçli bir strateji olarak çıkıyor karşımıza.
SDG'ye Türkiye'nin haklı olarak ortaya koyduğu güvenlik perspektifinden bakıldığı zaman, PKK'dan ayrı bir yapı değil; aksine örgütün Suriye’de oluşturduğu bir kol olduğu açık bir şekilde ortadadır. Kadro, ideoloji, hiyerarşi, silah ve insan kaynağı transferi açısından bu bağ artık tartışma konusu olmaktan çıkmış ve netleşmiştir.
Bu noktada entegrasyonun başarısızlığı, Türkiye’de yürütülmesi hedeflenen “Terörsüz Türkiye” sürecini de doğrudan etkileyen bir gelişme olarak öne çıkar. Zira sınırları içerisinde terörü bitirmiş bir Türkiye için terörle mücadele artık sadece ülke sınırları içinde değil, terörün beslendiği ve örgütlendiği her alanın tasfiyesiyle mümkündür.
SDG’nin varlığını sürdürmesi Türkiye ve bölge açısından muhakkak ki bazı sonuçlar doğuracaktır. PKK’nın Suriye’de varlığını sürdürmesi, yeniden toparlanması ve lojistik derinlik kazanması anlamına gelir ki bu da Türkiye içinde eylem yapabilme tehlikesini sürekli hâle getireceğinden, terörsüzlük söyleminin toplumsal ve siyasal karşılığını zayıflatacaktır.
Dolayısıyla SDG entegrasyonunun başarısızlığı, Ankara açısından yalnızca dış politika meselesi olarak değil, iç güvenlik ve toplumsal huzur bağlamında da ciddi bir risk alanı oluşturacaktır.
Türkiye'nin böyle bir risk karşısında, daha önce Barış Pınarı ve Zeytin Dalı Harekâtlarında olduğu gibi bir operasyon içerisine girmesi kaçınılmaz olabilir. Bu operasyonu Türkiye sadece kendi gücüyle yapabileceği gibi, Şam yönetimiyle ortaklaşa yapabilecek pozisyona da sahiptir.
Entegrasyon Olmazsa Şam Ne Yapar?
Şam yönetimi için SDG’nin entegrasyonu kabul etmemesi, devlet egemenliğine karşı açık bir meydan okumadır. Merkezi idare, kuzeydoğuda kontrolünde olmayan alanları diplomasi yoluyla kontrol altına alma niyetindeydi. Ancak bu yol kapanırsa Suriye söylemlerini sertleştirerek SDG'yi açık biçimde “ayrılıkçı silahlı yapı” olarak konumlandıracaktır.
Kısa vadede Şam, SDG'nin elindeki siyasî gücü tamamen ortadan kaldırmaya yönelik adımlar atacaktır. Orta vadede ise askerî baskı, aşiretler üzerinden çözülme ve operasyonlar gündeme getirebilir. Ancak Şam’ın bu bölgede tek başına geniş çaplı bir askerî harekât kapasitesi hâlen sınırlıdır. Bu nedenle Suriye yönetimi için en gerçekçi ve güvenli yol, Türkiye ile ortak harekât yapmak olacaktır.
SDG’nin asıl ve uzun vadeli destekçilerinden biri hiç şüphesiz İsrail’dir. İsrail açısından SDG; Davut Koridoru için bir tampon, Türkiye’nin bölgesel etkisini sınırlayan bir denge unsuru, Suriye’nin yeniden merkezi ve güçlü bir devlet hâline gelmesini engelleyen önemli bir araçtır. Bu nedenle SDG’nin Şam’a entegre edilmesine İsrail penceresinden bakacak olursak, önemli bir stratejik kayıp olarak görünür.
Bu nedenle İsrail, entegrasyonun sonuçlanmaması, SDG'nin kuzeydoğu Suriye’de varlığını devam ettirmesi ve Türkiye'den gelecek olası bir askerî operasyonun önüne geçebilmek için gerekli olan Amerikan desteğini sağlamak adına ABD yönetimine baskıyı artırırken, IŞİD ve benzeri yapılarla mücadele bahanesiyle SDG'yi meşrulaştırma propagandası yürütecektir. Bütün bunlar yapılırken, elbette uluslararası kamuoyunda yürütülecek propagandanın öznesinin Türkiye karşıtı söylemler olması da kaçınılmazdır. İsrail, bütün bunları yaparken sahaya doğrudan kendisi çıkmadan, vekil yapılar ve diplomatik kanallar üzerinden süreci yönlendirmeyi tercih edecektir.
Türkiye Askerî Operasyon Yaparsa Ne Olur?
SDG entegrasyonunun tamamen rafa kalkması, Türkiye'nin millî güvenliği açısından askerî seçeneği kaçınılmaz hâle getirir. Böyle bir durumda olası sonuçlar şunlardır: Türkiye’nin yapacağı bir operasyon, Şam’ın egemenlik hedefleriyle çelişmekten ziyade örtüşecektir. Bu sebeple iki ülke arasında bir koordinasyon güçlü bir ihtimal olarak duruyor.
Yapılacak bir operasyonla kuzeydoğu Suriye hattındaki SDG kontrolü paramparça edilmekle kalmaz, örgütün hareket kabiliyeti de ciddi ölçüde yok edilir. Operasyonlar, Washington ve Tel Aviv hattında diplomatik hareketliliği ve baskıyı artırır; ancak Türkiye’nin güvenlik öncelikleri bu baskının önüne geçer. Suriye kolu zayıflatılan bir PKK'nın, Türkiye içinde de hareket alanı çok büyük ölçüde kapanmış olur. Böyle bir durum ise en çok Terörsüz Türkiye hedefinin önünü açar.
Bu operasyonların maliyeti; diplomatik baskı, ekonomik riskler ve bölgesel tansiyon artışı olarak bize yansıyacaktır. Ancak Ankara, bu bedeli orta ve uzun vadeli güvenlik kazanımıyla dengelemeyi başarabilecek güçtedir.
Sonuç olarak entegrasyon olmazsa askerî güç kaçınılmaz gibi duruyor. Bu açıdan 31 Aralık yalnızca bir tarih değil; Suriye’nin kuzeydoğusunda yeni bir saflaşmanın da eşiğidir. SDG’nin entegrasyonu reddetmesi, ne şu anki durumu sürdürülebilir kılar ne de bölgeyi daha güvenli hâle getirir. Bu durum Şam için bir egemenlik krizi, Türkiye için ise doğrudan ve ertelenemez bir güvenlik tehdididir. İsrail içinse bölgesel hesapların korunması adına vazgeçilmez bir aparattır.
Eğer entegrasyon masası tamamen dağılırsa, diplomasi yerini yeniden askerî güç araçlarına bırakacaktır. Bütün bu gelişmelerin ışığında bakalım, 1 Ocak sabahı yeni yıl bizlere neler getirecek.
Yorumlar
Kalan Karakter: