Denebilir ki; her dil, dünyâ dilidir. Doğrudur. Çünkü; başlangıç îtibâriyle, dil de, Allahü teâlânın bir lütfu, bir ikrâmı olarak biz " insan "lara sunduğu büyük bir nimettir. Hâdisenin, ilmî, siyâsî ve ictimâî bir hâl alması, maalesef, bu temel hareket noktasını gözden ırak tutmakta veya bu husus bilerek nazarlardan kaçırılmaktadır.
Zîrâ; Rûm Sûresi'nde Yüce Allah, meâlen, şöyle buyurmaktadır: " Gökleri ve yeri yaratması ve dillerinizin çeşit çeşit , renginizin türlü türlü oluşu da yine onun delâillerindendir. Şüphesiz bunda, bilgisi olanlar için , elbette âyetler vardır. " ( 1 )
Bizim mes'elemiz; hem dînî bir emir ve hem de millî bir şuûr olarak, mensubu bulunduğumuz Türkçe'nin, dünyâ dilleri arasındaki mevkiinin ne olduğunu tespittir. Buna rağmen, bu " dil ilmi / lisâniyyât / linguistique ( lengüistik ) ", bizde, arzu edilen seviyede gelişememiştir. Bundaki müessir menfî tavır ve unsurlar da pek çok olmasına rağmen, bunların giderilebilmesi bir yana, neler oldukları tespit edilip müşterek kanaate varılamamış ve zamana bırakılarak yenilerinin de ilâve edilmelerine sebebiyet verilmiştir.
Yusuf Has Hâcib ( 1017 ?- 1077 ? ) , Kutadgu Bilig'de şunları söylüyor:
" Akıl süsü-dil, dil süsü- sözdür; insanın süsü-yüz, yüzün süsü-gözdür.
İnsan sözünü dili ile söyler; sözü iyi olursa, yüzü parlar.
Eğer dikkat edersen, görürsün ki, dünya beyleri arasında en iyileri türk beyleridir. " ( 2 )
Demek ki; " akıl - dil - yüz " arasında, muazzam ve mükemmel bir işbirliği vardır. Bu da demektir ki, dil, aslî hüviyetine yâni " dînî ve millî " şahsiyetine büründükçe, yaptığı veya yapması gereken işin ehemmiyetini daha da artırmakta, hem fikrî ve hem de bediî vasfını ve vazifesini ortaya koyabilmektedir.
Bir dilin cihânşümûl olabilmesinin şüphesiz ki, belli şartları vardır. Bu şartlar; nüfus yâni çok kişi tarafından konuşurluluk; târihîlik yâni mâzîsinin çok eskilere dayanması ve bir diğeri de mekân / coğrafya yâni o dilin geniş vatan sathında kullanılmasıdır.
Bu cihetlerden bakıldığında, Türkçe; takriben üç yüz milyon kişi tarafından konuşulan, târihî derinliği birlerce yılı bulan ve dünyânın bir ucundan bir ucuna geniş mekânlarda / vatanlarda, büyük kitlelerin kullandığı bir mükemmel lisândır.
Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları adlı eserinde, Yahyâ Kemal'in : " Her halk kendi iklîminin lisânını söyler . " sözünü başlık altı yaptığı "İmparatorluk Dilleri " adlı makalesinde şöyle diyor:
" Milletlerin dilleri üzerinde söz sâhibi olacakların; dili, milletten ve millî mâzîden ayrı varlık gibi görmeleri büyük gaflettir. " ( 3 )
Demek ki, dil, " millet" ten ve " millî mâzî " den ayrı düşünülemez / düşünülmemelidir. Yâni; her kes / her halk / her kavim / her millet, " kendi iklîminin lisânını " konuşur, onunla hisseder ve anlaşır.
Bu hususta, Banarlı, şu görüşlere de yer verir: " Diller, fonetik gelişmelerine, morfolojik teşekküllerine; doğuşlarına, yayılışlarına, basit veyâ sentetik diller oluşlarına ve daha başka dil kaanunlarına göre, türlü araştırmalara mevzû olmuştur.
Fakat dillerin, bir de milletlerin târîhine, târîhî kaderine ve yaşadıkları mâcerâlara göre, bizzat târîh eliyle yapılmış bir sınıflanışı vardır.
Buna göre, bazı diller, kültür ve edebiyat dili olarak başka dillere boyun eğmiş, hatta zamanla başka dil olmuş lisânlardır. Bunların bir kısmı da başka dillerden faydalanmaya bile güçleri yetmeyen, küçük millet, kavim ve kabîle dilleridir. Böyle diller, umûmiyetle bir vatanda, hattâ küçük bir vatanda işlenirler.
Bir kısım diller de vardır ki yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda devlet kurmuş, hâkimiyyet kurmuş, büyük milletlerin dilidir.
Bu diller, pek tabiî olarak, medeniyyet ve hâkimiyyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş kelimelerle de zengin, büyük diller'dir.
Bir başka söyleyişle, bunlar, alelâde devlet dilleri değil imparatorluk dilleri'dir.
( ... ) Dünyâ târîhinde hem askerî ve hem de idârî imparatorluk , hem de dil ve kültür imparatorluğu kurabilmiş milletler azdır.
Bu saydığımız vasıflara, şüphesiz bâzı mühim farklarla uygun imparatorluk dilleri, denilebilir ki Lâtince, Arapça, İngilizce ve Türkçe'dir.
Bu dillerin hiçbiri özdil değildir.
Esâsen yeryüzünde hiçbir kültür ve medeniyet dili, hiçbir zaman özdil olmak taassubuna ve basitliğine iltifât etmemiştir. " ( 4 )
Bu cümleler çok sıhhatli bir tahlile tâbi tutulunca görülür ki, Türkçe, ne bir " sentetik " / sunî / yapma dildir, ne de bir " kabîle " dilidir. Pek çok dil âilesinden gelmiş kelimeleri bünyesine katabilmiş ve herbirine mevcut mânâsının üzerinde mânâlar yükleyebilmiş bir kültür ve medeniyet dilidir. Kaldı ki; Türkçe, dünyâda konuşulan birçok dile de kelime vermiştir. Bu kelime alış-verişleri, dilin ana kaidelerine ve yapısına zarar verip onları bozacak derecede faaliyet göstermiyorsa, fazla diyecek bir şey yoktur. Ancak; mevcut kelimeleri saf dışı bırakmayı hedefliyor ve anlaşma unsuru ve vasıtası olarak ârızalara sebebiyet veriyorsa, bu durum mahzurludur hattâ vahîmdir.
Türkçe'miz, bugün, senelerdir yapılan yanlışlar ve aynı yanlışların tekrar edilmesi sebebiyle, zor günler yaşamaktadır. Dünyânın gelişmiş ülkelerinde, linguistique ( lengüistik ) yâni dil ilmi büyük mesâfeler aldığı hâlde, bizde, Türkçe hakkındaki gerek şekil ilmi ( morphologie / morfoloji ), gerek menşe ilmi ( etymologie / etimoloji ) ve gerekse ses bilgisi ( phonetique / fonetik ), belli bir merhale kat ederek birer ilim hâlinde sunulamamıştır. Böyle bir lisânın , sözdizimi olarak adlandırılan " syntaxe " ( sentaks ) bahsindeki başarısı ne kadar olabilir ?
Düşününüz; hâlâ, t(i)ren mi diyelim, yoksa tren mi, Kur'ân mı diyelim, Kuran mı, sür'at mı diyelim, sürat mı, mesele mi doğru yoksa mes'ele mi , k(ı)ravat mı diyelim kravat mı, p(i)sikoloji mi diyelim psikoloji mi...tartışması içindeki bir dil nasıl gelişebilir. Dolayısiyle; dilimizin, ciddî bir şekilde düşünülmesi gereken imlâ mes'elesi de mevcuttur .
Dilimize dâir, değişmez bir kaide vardır: " Türkçe, yazıldığı gibi okunan ve okunduğu gibi yazılan bir dildir. " O hâlde; Trabzon yazıp, onu, nasıl Tırabzon okuyabiliyoruz? Trakya yazıp, onu, nasıl Tırakya okuyabiliyoruz? Plan yazıp, niçin pilân okuyoruz; laik yazıp, niçin lâik hattâ lâyik okuyoruz?Branş mı yazıp okuyalım, yoksa bıranş mı? Ne dersiniz?
Gaaye mi, gâye mi yoksa gaye mi doğrudur ? Gaazi mi, gâzi mi yoksa gazi mi demeliyiz?Kaabiliyet mi, kâbiliyet mi yoksa kabiliyet mi yazıp-okuyalım? Aaşık mı, âşık mı, aşık mı doğrudur? Gaaliba mı, gâliba mı, galiba mı doğrudur?
Türkçe'de bir ses uyumu mes'elesi var. Deniliyor ki; hecelerdeki sesli- tabiî ki, diyenler buna " ünlü " diyorlar- uyumu gerekir. Yâni; ben, " meyva " desem, hemen itiraz ediyorlar, diyorlar ki: " Hayır, kat'iyyen olmaz. Ses uyumuna aykırıdır, bu. Meyve, diyeceksin!"
Peki; bu kelime Türkçe mi? Hayır! Farsça " mive " den geliyor.. Peki, " meyva " yanlış mı? Uzun bir sükûttan sonra, " Hayır! " cevabı. Öyleyse, bu ısrar neden? Meyva/ meyve ile kullanılan deyimler de var: Meyvacı / meyveci, meyvalı / meyveli, meyvalık / meyvelik, meyva / meyve ağacı , meyva / meyve şekeri...Kararları hayâlî değil, ilmî vermek zorundayız. " Ben dedim oldu ! " ile işler yürümüyor.
Peki, eski Türkçe " karındaş " nasıl " kardeş " oldu? " Addaş " 'dan devam eden bir durum değil mi? En azından, niçin " kardaş " değil? Ne yazık ki, kaideleri, hâlâ yerli yerine koyamamışız. Peki; gönül-deş, fikir-deş, ülkü-deş, dil-deş denildiği zaman / dediğim zaman, niçin bunların yanlış olduğu ifade ediliyor? Gönül-deş mi güzel, gönül-daş mı, ne dersiniz?
Bunlara, bugüne kadar bir cevap vereni bulamadım. Bunlar; sıhhatli düşünen beyinlerin ortaya koyacakları ilimle mümkün olabilir ki, maalesef, bugüne kadar- birkaç şahsî gayretli isim müstesnâ- böyle bir ilmî tespite rastlayamamanın acısını ve cezâsını çekiyoruz. Millet olarak, buna, müstahâk değiliz!
Yaşadığımız bu çağda, Türkçe hakkında, hâlâ " inceltme ", " uzatma " ve " kesme " işâretlerini tartışan ve bunda da bir karara varamayan âlimlerimiz (!) den neyi bekleyebiliriz ki? Hala yazıp hâlâ okuyacaksınız, öyle mi? Ve ; Kazım yazıp Kâzım okuyacaksınız ? Ya, hâkim, hakîm; ya, hâmid, hamîd ; hazîn, hâzin; rakîb, râkib; kir, kîr, hal(l), hâl, âdem, adem, dâhî, dahi, mütevâzı, mütevâzî, alem, âlem ; millî, milli...ne olacak?
" Târîh " kelimesi, Arapça'dan dilimize girmiş ve Türkçeleşmiş bir kelimemizdir. Buna bağlı olarak (-î ) âidiyet ekiyle de " târîhî " dememizden daha tabiî ne olabilir? Bundaki ( - î ) ekinin yerine, F(ı)ransızca bir takı olan ve k(ı)ristal, festival, karnaval, banal, kültürel, sosyal, terminal, k(ı)ral, kardinal, general, reel, liberal, orijinal, final, sinyal...kelimelerin sonunda bulunan ( -el ) ve (-al ) takıları , yerine göre, kaynaştırma harfi -s- getirilerek ( târîh -s-el ) yapılınca Türkçe mi olmaktadır? Bunları; misâl, masal, ihtimâl, ikmâl, cemâl, Kemâl, temel, cevval, emel..gibi kelimelerle karıştırmayalım.
Öyleyse, burada durup, kendimize bir soru daha soralım: " Kuruluşu ( costruction), ve şekil bilgisi ( morphologie ) olmayan ve ilmî olarak tamamlanmayan bir lisanın sesbilgisi ( phonetique ) olabilir mi? Bu dil, sıhhatli bir " Dilbilgisi" ne ( g(ı)ramer'e ) sâhip olabilir mi? Mümkün değil ?.. ( 5 )
Belki de bu sebepledir, Prof. Dr. Mehmet Kaplan : " Türkiye'nin en mühim kültür davası, hiç şüphesiz, dil davasıdır. " ( 6 ) demektedir.
Şüphesiz ki; bu hususta, en büyük ve mühim hamle, 1910'ların zor şartlarında, Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp tarafından başlatılan Yeni Lisan hareketiydi. Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan bu fikir adamları, Türkçe'nin aslî hüviyetini muhâfaza ederek " sâdeleşme " sini, öz yapısına aykırı terkiplerin ve yabancı kaidelerin atılmasını, konuşma dili ile yazı dilinin birbirine yaklaştırılmasını ve böylece, Türkçe'nin, târihten gelen berraklığına kavuşmasını istiyorlardı.
Bu mes'elenin alevlenmesi, 12 Temmuz 1932 'de Mustafa Kemal'in tâlîmâtıyla kurulan ve daha sonraları Türk Dil Kurumu adını alan Türk Dili Tedkik Cemiyeti'nin faaliyetleriyle başladı. Bu dönemin bir hulâsasını, Türkçe sevdâlısı şâirimiz Yavuz Bülent Bâkiler'in tespitiyle sunuyorum:
" Atatürk'ün, Türkçe konusunda, birbirine tamamen zıt üç görüşü vardır...
Atatürk 1932-1934 arasında dilde tasviyeci oldu. Bin yıldan beri dilimize giren, yerleşen ve herkes tarafından bilinen, sevilen, kullanılan Arapça-Farsça kelimeleri, Türkiye'mizden yasakladı. " Şey kelimesini kullanmayacaksınız. " dedi. Sonra kimsenin kimseyi anlamadığını görünce, bu hatasından kendisi vazgeçti.
1934-1935 yılları arasında, dilde ırkçılıktan uzaklaştı. " Türkçeleşen Türkçe'dir " dedi. Bu, çok doğru bir yoldur. Ben de şimdi bu düşüncedeyim. 1935-1938 yılları arasında, Güneş Dil nazariyesine kayarak iddia etti ki, " İlk insan Türk'tür. İlk lisan Türkçe'dir. Dünyadaki bütün diller Türkçe'den doğmuştur. " Bu görüş yanlıştır. Nitekim İnönü, 1940 yılında Dil Ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ndeki Güneş-Dil nazariyesini anlatan dersi yasakladı. Elbette doğru yaptı. " ( 7 )
Bâkiler'in bu tarafsız / ilmî tespit ve bakışına rağmen, Türkiye'deki dil münâkaşası, ilmî faaliyet ve hareketten ziyâde, siyâsî bir tartışma hâlinde sürüp gitti ve hâlen de sürüp gitmektedir.
Bir kısım zevât; Atatürk'ün, 1934- 1935 yıllarındaki görüşünü değil de, 1932-1934 yılları arasındaki, reddettiği birinci " tasviyecilik / arı dilcilik / öz Türkçecilik / uydurmacılık " görüşünü ısrarla tâkip ederek, Türkçe'yi tam mânâsıyla bir çıkmaza soktular. Güneş-Dil Nazariyesi'ni ( Teorisi'ni ), artık söz konusu yapan hiç kimse yoktur.
Nihad Sâmi Banarlı , bu hususu, şu cümlelerle teyîd etmektedir:
" Atatürk'ün Türkçe'yi düşürüldüğü çıkmazdan kurtarmak için ciddî bir şekilde harekete geçtiğini açıklayan, çok açık bir vesîka, Falih Rıfkı Atay tarafından yazılan bir makaledir. 3 Ocak 1954 tarihli Dünya Gazetesi'nde, Pazar Konuşması başlığı altında intişâr eden makalenin bu husustaki satırları aynen şöyledir:
" Türkçe'yi ne kadar özleştirebiliriz? Atatürk bunu denemeğe karar verdi. Şimdi hiçbirimizin mânâsını bilmediğimiz baysal utku, onun resmî bir nutkunda kullanılmıştır. Bir gün beni yanına çekip:
- Çocuk, çıkmaza girmişizdir. Dili bu çıkmazda bırakamayız. Tabiî yola gireceğiz, demişti. Özleşme denemesi de orada durdu idi. " ( 8 )
Genç Kalemler'in " sâdeleştirme " gayretleri ve Atatürk'ün, " hatasından kendisi vazgeçmesi " ne rağmen, bu inat, ilmî verilerden uzak bir çekişmenin sahnesi oldu.
Bununla ne mi oldu?
Buna; ister kutuplaşma, ister zıtlaşma, ister çatışma veyâ çekişme deyin, olan Türkçe'ye olmuştur. Mes'ele; ilimle değil, basit siyâsî hesaplara dökülmüştür. Esâsen; mes'elenin nihâî çözüm yeri, siyâset de olabilir. Zîrâ; meselâ F(ı)ransa'da, F(ı)ransızca'yı koruma kanunu çıkarılması buna sâdece bir numûnedir.
Fakat; ilim adına yapılanlar, daha doğrusu yapılır görünenler de, belli siyâsî çekişmelerden başka bir şey olmadı. Türkçe; kaba siyâsetin içinde yuvarlandı durdu. İlim denilen görünmez " hayâlet ", onu seyre daldı... Ve daldı!
Buna; senelerdir, Türk Dil Kurumu Yazmanı olarak vazîfe yapan Ömer Asım Aksoy ( 1898-1993 ) ' un , " Cumhuriyetin 50. Yılında Gelişen Ve Özleşen Dilimiz " adlı kitabının Önsöz'ünden bir nakille, gelinen vaziyetin bir cephesinin tarafı olarak şu açıklamasını verebiliriz:
" Bir toplumun siyasal ve toplumsal bütün kurumları arasında çok sıkı bağlantılar vardır. Bu kurumlardan birinin değişmesinden ötekiler de etkilenir. Osmanlı İmparatorluğunun artık ayakta duramayan çürük yapıları, yerlerini Cumhuriyet Türkiyesinin devrimci ve sağlam yapılarına bırakırken " Osmanlıca " , varlığını koruyamazdı. O da yeni düzenin " bağımsızlık " , " ulusallık " , " halkçılık ", " layiklik " ilkelerine uygun bir gelişme yolu izlemek zorundaydı. Öyle de oldu: Bu yıl 50. yaşını kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti'nin dili, artık, ulusal varlığını yitirmiş, halktan kopmuş, din diline bağlı bir azınlık dili olmaktan kurtulmuştur. " ( 9 )
Bu satırların hangi kelimesinde " ilim " adına bir teklif vardır? Dil bakımından, yanlışlıklarla dolu olduğu gibi, bilhassa, " ..halktan kopmuş, din diline bağlı bir azınlık dili.." ifadesi, dehşetli vaziyetteki bir çarpık zihniyeti işâret eder.
Aynı kitabında, Aksoy, " Dilin layikliği " adını taşıyan bölümde de şunları söyler: " Dilde layiklik, dinin dile karışmamasıdır. Türkler İslâmlığı kabul ettikten sonra bu dinin dili sayılan Arapça, Türkçeyi yavaş yavaş gölgelemeye başlamış; giderek küçümsenen, kullanılmasından utanılan bir dil sayılmasına, bu yüzden de yoksullaşmasına, unutulmasına yol açmıştır. Bu durum, dilin ulusallığı ilkesine de, bağımsızlığı ilkesine de, devletin layikliği ilkesine de ters düşmektedir. Bundan dolayı dilde din dilinin egemenliği bulunmamalıdır. " ( 10 )
Neresinden başlayalım? Bir defa; noktalama işâretleri bile yerli yerinde değil. F( ı )ransızca'dan dilimize giren " laic / laique " kelimesinin okunuşu da böyle değil. Bu kelimede bulunan ( i ) harfinin üzerinde iki nokta bulunur. Bu, Türkçe'de bulunmadığı için burada gösteremiyorum. F( ı )ransızca'da ( a ) ve ( i ) harfleri yan yana gelince daha doğrusu ( a )dan sonra ( i ) gelince, ikisi birden, bizdeki ( e ) sesini verir. Şâyet, buradaki gibi, ( a )'dan sonra gelen ( i ) nin üzerinde iki nokta bulunursa- ki, bu iki noktaya t ( i ) rema denir-, ( a ), ( a ) diye, iki noktalı ( i ) de, ( i ) olarak okunur.
Hâliyle, yazdığımız bu iki kelimeden, F(ı)ransızca'da, birinci erkek, ikisicisi de dişi isim ( veya bâzen de sıfat ) olarak ( lâik ) diye okunur. Arapça'dan Türkçe'mize geçen (lâyık ) başka, bu ise başkadır. Lâik diye okunan bir kelimenin ( laicisme ) lâikçilik'le karıştırılmadan verilmesi gerekirdi ki, bunun Türkçe'deki karşılığını herkes kendi kafasına göre uydurmaktadır.Lâiklik, laicite (lâisite ) demektir.Burada da, birinci ( i )nin üzerinde iki nokta bulunmaktadır.
Bu safhaya gelmişken; mevzûmuzu yâni dil bahsini ilgilendiren bir hususu, aslından nakledeyim. Nouveau Petit Larousse İllustre adlı sözlükte aynen şöyle diyor : " laique ou laic, n.adj. ( Lat. Laicus ): Qui n'est ecclesiastique ni religieux. " ( 11 )
Yâni; laik, hem isim hem de sıfattır. Lâtince ( laikus ) tan gelir. Mânâsı ise: " Ne dinle ne de kiliseyle ilgilenen ( kimse ) " dir. Öyleyse; lâik; Hıristiyânî bir ifade olarak, hem " din " yâni Hıristiyanlık ile, ve hem de onun ibâdet mekânı olan " kilise " ile ilgisi olmayan- kimse- demektir. Hiçbir dine tâbi veya mensup olmayan " kimse ", lâik'tir.
Peki; Aksoy, bu durumda, neyi, ne ile mukayese ediyor, söyleyebilir misiniz? Ve söyleyebilir mi ki; h(ı)ristiyanlar, bırakınız şahsî mes'elelerini, devlet işlerinin hangisinde, dinlerinin uzağındadırlar. İlk cümlesinde, " Dilde layiklik, dinin dile karışmamasıdır. " diyor.
Buna göre; kelime-i şahâdet diyemeyeceğiz. Ne yazık ki, Ömer Asım Aksoy'un " kelime " yerine kullanmayı tavsiye ettiği " sözcük ", bugün, okul kitapları vasıtasıyla bütün çocuklarımızın dilindedir.
İşte bu zihniyet, senelerdir, Türkçe'nin bu hâle gelmesine sebebiyet vermişlerdir. Bu noktada da, büyük bir " dil münâkaşası / tartışması / çekişmesi" , - dikkat buyurun - , " müzâkeresi / istişâresi " demiyorum, " dil münâkaşası / tartışması / çekişmesi " , başlamış / başlatılmıştır.
Bundan yedi yüz sene evvel, Yûnus Emre:
" Gayrıdur her milletden bu bizüm milletümüz
Hiç dilde bulunmadı din ü diyanetümüz " ( 12 )
Diyerek, bugün de konuştuğumuz, üzerinde oyun oynanan " millet " kelimesini kullanırken;
Ve yine:
" Kişi bile söz demini dimeye sözün kemini
Bu cihan cehennemini sekiz uçmağ ide bir söz " ( 13 )
Diyerek, " kişi " kelimesini bir takım ucûbelerle değiştirmek isteyenlere gereken cevabı vermektedir.
Senelerimiz, Moğolca " ulus " ile, pırıl pırıl " millet " kelimesi çekiştirilmesiyle geçirilmiş ve yine; " kişi, şahıs, zât, fert " gibi kıymetli ve güzel kelimelerimiz varken, bu defa da, bunların hepsi birden uyduruk ve ucûbe bir " birey " kelimesiyle çarpıştırılmış ve hâlen de çarpıştırılmaktadır. Niçin?
Çünkü; bugün, gerek okul kitaplarımızda ve gerek üniversite imtihanlarında gençlerimizin muhatap oldukları Türkçe (!) aynen devam etmektedir. Hem de son sür'at!
Bu " münâkaşa / tartışma / çekişme " , Türkçe'nin korunması ve geliştirilmesi bakımından, nereden bakarsak bakalım, bize, seksen-doksan sene kaybettirmiştir. Zîrâ; bu çekişme, bütün Türk Dünyâsı'nda kullanılan kelimelerin yerine, hiçbir ihtiyaç yokken, uydurukçalarının getirilmesi için zaman kaybettirirken, diğer taraftan, yabancı kelimeler, bırakınız okul kitaplarını; sokakları bile boydan boya kaplamış / istilâ etmiştir.
Mes'elenin özü budur. Bâzı terkipler, elbette, Türkçe'nin üzerinde bir yüktü. Demir yoluna, " şimendifer " ( şömendöfer ) dendiğini hatırlarım. Arapça ve Farsça birçok terkip de böyledir. Bunların yapılması, zâten işin tabiatı icâbı olmalıydı. Fakat; herkesin konuştuğu kelimelerin hedef seçilerek Türkçe'nin tahribi, aslâ affedilmez bir günâhtır.
Bu hususta; tek başlarına mücâdele veren, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ali Canip Yöntem ve Yahyâ Kemal'in ardından, son dönemin kıymetli ilim adamı, şâir ve ediplerimiz de olmuştur ki, bunların da isimlerini zikretmek benim için bir vefâ borcudur: Nihad Sâmi Banarlı, Peyami Safa, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Ahmet Kabaklı, Seyyid Ahmet Arvasî, Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, Necip Fâzıl Kısakürek, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Dr. Ali Karamanlıoğlu, Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Yavuz Bülent Bâkiler'dir. Bunlardan, hayatta olup mücâdeleye devam eden sâdece Sinanoğlu, Ercilasun ve Bâkiler'dir.
Dolayısiyle; bugün îtibîyle söylüyorum, Türkçe, uydurukça ile yabancı kelimelere teslîm olmuş bir hâlde, çırpınmaktadır. Bu hâli; yukarıda da ifade ettiğim gibi, ilkokuldan üniversite sonuna kadar istisnâsız bütün okul kitaplarında, üniversiteye giriş imtihanı sorularında -resmî olarak- görmek mümkündür. Ne uyduruk kelimelere karşı, ne de yabancı kelimelere karşı bir " mücâdele kıpırtısı " mevcuttur.
Düşünebiliyor musunuz, üniversitelerimizde, hâlâ, Prof. Dr. Muharrem Ergin tarafından 1958 târîhinde yazılan " Türk Dil Bilgisi " adlı kitap okutulmaktadır. Bunca senedir, bunun üzerine ne kadar bilgi konabilmiştir, bilmek isteriz.
Bütün bu aksaklıkları teşhis ve tespit etmeden, Türkçe hakkında yapabileceğimiz hususlarda önümüzü görebilmemiz aslâ mümkün değildir.
Benim; birçok makalemde sözünü ettiğim " Türk Dünyâsı Türkçesi " hedef ilke olmadıktan sonra, bütün bu nemelâzımcılıklar, ilimsizlik içinde sürüp gidecektir. Türk Dünyâsı Türkçesi'ni hedefleyen millî bir Türk Dili çalışmasının, mevcut şartlarda, mevcut üniversitelerimizde yapılabileceği kanaatini taşımıyorum. Millî Türk Dili şuûru yeterince gelişmemiş yapıların, bu mes'eleye yaklaşmaması ve ona çözüm aramaması zâten görünür vaziyettedir. Kaldı ki; biraz endîşe taşıyan üniversite mensuplarının da, ders yükleri otuz - kırk saate ulaşırsa, siz varın garebeti seyredin.
Dil yâni lisân insana muhsustur. Dolayısiyle, insanlar arasındaki anlaşmayı sağlar. Öyleyse dil; bir müşterek anlaşma vasıtasıdır.
Sâdece günlük hayatta değil, ilmin bütün sahalarında, tıptan matematiğe, fizikten biyolojiye, sosyolojiden astronomiye ...kadar hepsi ve san'atın, bilhassa söz ile olanları yâni şiir, roman, hikâye, tiyatro, mûsıkî lisansız mümkün olamaz.
Târîhi, coğrafyayı, iktisadı, müdafaayı, mîmârîyi, siyâseti " kelimesiz " düşünebilir miyiz?
O hâlde dil; insanların ve milletlerin hayatlarında târîhî hüviyeti olan çok zarûrî canlı bir varlıktır.
Çok kelime, dilde zenginlik demektir.
Dilde zenginlik, daha çok bilgi demektir.
Daha çok bilgi, daha çok teknoloji ve daha çok köklü ve muhteşem medeniyet demektir.
Korunmayan dil, gelişemez. Bu sebeple; tıpkı ABD'nin 2007'de çıkardığı İngilizce Dil Birliği Kanunu gibi , Türkçe Dil Birliği Kanunu çıkarılmalıdır. Şüphesiz ki, bundan önce, en azından, Türk Dili'nin menşei, şekilbilgisi ve sesbilgisi hakkında ciddî araştırmalar yapılarak mevcut çapraşıklığı ortadan kaldırabilecek hakîkî mânâda bir " Dil Araştırma Ve Uygulama Kurumu " tesis edilmelidir. Bunda; bugüne kadar olduğu gibi, siyâsî hiçbir maksat düşünülmemelidir.
Düşününüz ki, ABD'nin üç yüz elli milyonluk nüfusunun üçte biri İspanyolca konuşur. Ammâ; çıkarılan kanun " tek dil İngilizce" ye âittir.
Herkes tarafından biliniyor ki, F( ı )ransızlar'ın 1635 yılından beri, F( ı )ransızca'yı koruma kanunları vardır. Ayrıca; 4 Ağustos 1994 târih ve 94665 sayılı " Fransız dilinin kullanımına ilişkin yasanın gerekçesinde şöyle der: " Fransız dili, dilimizin bekçiliğiyle görevli Fransız Akademisi'nin kurulduğu 1635 yılından beri ulusal birliğin çimentosu ve ata mirasımızın en önemli öğesi olarak kamu politikalarında yer almıştır. " ( 14 )
F( ı )ransızlar'ın, kendi dillerine duydukları hassasiyeti ifade etmesine rağmen, bu cümlelerin yazarı, gariptir ki, " millî " kelimesini kullanmamış, Moğolca " ulus " ile, ona ek teşkil eden F( ı )ransızca ( -s-al)'dan meydana gelen " ulusal" ı tercih etmiştir.
Bugün, Türkçe'yi öğretemeyen maârif sistemimizin, -tek bir yabancı dil olarak , mecbûrî- İngilizce öğrenimi ilkokul ikinci sınıfına indirmiş olması da bir başka tezattır.
Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu diyor ki: " Türkiye'deki safdiller diyor ki: " Dünya küreselleşti, dünya İngilizce konuşuyor." Cezayir, Tunus, Afrika kabileleri ise diyor ki: " Dünya küreselleşti, dünya Fransızca oldu." Eski Sovyetlerdeki sözüm ona bizim akrabalarımız olanlar da diyor ki: " Hayır efendim, dünya dili Rusça oldu, eğitim dili Rusça olsun. " Herbiri böyle bir şey diyor, hangisi doğru? Hepsi birden doğru olamaz, demek ki birilerine bir şeyler yutturulmuş. " ( 15 )
Şimdi de, bütün İstanbul gazetelerinde yer alan ibretlik bir haber sunuyorum:
26-27 Nisan 2001 tarihinde Türk Dili konuşan Ülkeler Zirvesi"nin yedincisi İstanbul'da yapıldı.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, Kazakistan Nursultan Nazarbayev, Kırgızistan Askar Akayev, Türkmenistan Saparmurat Türkmenbaşı ve Özbekistan Meclis Başkanı Erkin Halitov ve ev sahibi Türkiye Ahmet Necdet Sezer.
Türkiye ve Azerbaycan Cumhurbaşkanları ancak TÜRKÇE konuşabildi. Zirvenin ortak dili RUSÇA oldu. İstanbul Türkçesi ile ortak alfabe hâlâ gerçekleşmedi.
Türkiye, maalesef, endişeli, çekingen ve ürkek hareket ediyor.
8. zirve 2002'de Türkmenistan'da ( Aşkabat'ta) yapılacak. "
Bu habere hiçbir yorum yapmama gerek yoktur sanıyorum. Mes'ele apaçık ortadadır ve bu durum, vahîm bir şekilde hâlen de devam etmektedir.
Türk Dünyâsı'nın büyük şâiri Bahtiyar Vahapzâde'den aldığım 26. 9. 2001 târihli mektupta şöyle diyordu:
" Türkçe'nin Geleceği konusundaki makalenizi büyük memnuniyetle okudum. Benim Azerbaycandaki 50 yıllık mücadelemin esasını Ana Dili ve onun korunması teşkil eden. Siz doğru yazıyorsunuz, haklısınız, Türkiyede dil kurumunun yarattığı uyduruk sözler ( eser - yapıt, millî - ulusal, hikâye - öykü ) siz Türkiye Türklerini Türk Dünyası halklarının dilinden koparıyor. Siz bir yandan ortak dile gelelim diyorsunuz, öte yandan Türk Dünyası ile ortak kelimelerimizi dilimizden çıkarıyorsunuz. " ( 16 )
Bu hususta, Türk Dünyası'nda kullanılan fakat, uydurukçacıların hışmına uğrayan bazı kelimeleri sunmakta fayda görüyorum: " eser, ahlâk, kafiye, tabiat, şart, hürriyet, mesele, meselâ, cevap, imkân, hayat, hâkimiyet, şeref, hatırlamak, millet, teklif, millî, istiklâl, hayâl, mısra, hikâye, tabiî, imtihan, mektep, medeniyet,medenî, hâfıza, kişi..." ( 17 )
Peki, bunların yerlerine hangi kelimeler uydurulmuş ve böylece, " Türk Dünyâsı Türkçesi " hedefinden saptırılmış, birbirinden uzaklaştırılmak istenmiştir: "yapıt, etik, uyak, doğa, koşul, özgürlük, sorun, örneğin, yanıt, olanak, yaşam, egemenlik, onur, anımsamak, ulus, öneri, ulusal, bağımsızlık, düş ( aslında düş kelimesi rüyâ karşılığında Türkçe bir kelimedir), dize, öykü, doğal, sınav, okul, uygarlık, uygar, bellek, birey.."
Azebaycan'ın son dönem kıymetli şâirelerinden biri olan Gülaye Könül Şınıklı'nın " Görün Hasretimin Nice yaşı Var ? adlı şiir kitabı hakkında yazdığım bir makalemden , mevzûmuzu ilgilendiren bir bölümü nakledeceğim:
" Görün Hasretimin Nice Yaşı Var? da, Şınıklı, bugün, bütün Türk Dünyâsı'nda ve Türkiye'de halkın konuştuğu, fakat ne yazık ki, Türkiye'deki ders kitaplarımızda fazlasıyla bulunan ve -maalesef- halkın anlamadığı bir sürü " uydurukça " kelimeye değil, müşterek kelimelerimize itibâr ederek yer vermiştir.
Tespit edebildiğim bu kelimelerin bâzılarını sunuyorum:
Şınıklı; " yanıt " dememiş, 14 defa " CEVAP " demiş; " saygın-lık " dememiş, 3 defa " İTİBAR " demiş; " egemen " dememiş, 9 defa " HÂKİM" demiş; " doğa " dememiş, 1 defa " TABİAT " demiş; " yaşam " dememiş, 38 defa evet 38 defa " HAYAT " demiş; sınav" dememiş, 7 defa " İMTİHAN " demiş; "yapıt" dememiş, 6 defa " ŞAH-ESER " demiş; " evren " dememiş, 7 defa " (KÜLLİ)-KÂİNAT " demiş; " imge " dememiş, 16 defa " HAYÂL" demiş; " onur " dememiş, 2 defa " ŞEREF" demiş; " gereksinim " dememiş, 2 defa " İHTİYAÇ-MUHTAÇ" demiş; " dize " dememiş, 2 defa " MISRA " demiş; " ulus " dememiş, 20 defa " MİLLET " demiş; " özgürlük" dememiş; 2 defa " HÜRRİYET " demiş; " sözcük" dememiş, 7 defa " KELİME " demiştir. " ( 18 )
Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil diyor ki: " Bilindiği gibi, Fransızca; Lâtince, Grekçe kelimelerle eski Frank kelime elemanlarından mürekkep bir lisandır.
Fakat, hiçbir Fransızın, yabancıdır diye, bu kelimeleri atmak ve yerlerine kelime uydurmak, hayalinden bile geçmez. Ya şu muazzam Anglo-Amerikan dünyasına ne dersiniz? İngilizce, bir yarısı Fransızca, öbür yarısı Alman kelimelerinden teşekkül etmiştir. Fakat, Anglo-Amerikan milleti içinden hiç kimsenin ve hiçbir zümrenin çıkıp da, bunlar yabancıdır diye Fransız ve Alman kelime elemanlarını dillerinden atmak, aklından geçmiyor. " ( 19 )
Başgil Hoca'nın bu düşünceleri, yanlış anlaşılmamalı ve yanlış yoruma tâbi tutulmamalıdır. Şâyet bir dilde, ihtiyacı karşılayacak kelimeniz varsa, gelen yabancı kelime, bir işgalci, istilâcı'dır ve çok tehlikelidir. Bu hâldeki her yabancı kelime, millî kültüre hücûmda bulunmaktadır ve herbiri , tıpkı ağzımıza sıkılmış bir mermi gibidir.
İşte; Türkçeleri olduğu hâlde, yabancı karşılıkları kullanılan hattâ zaman zaman öne geçen birkaç numûne kelime: ahlâk-etik, elbise dolabı-gardırob, çıkış-exit, seçkin-elit, idman-antrenman, gecikme-rötar, tabiî-natürel / organik, faal / aktif, âmil / faktör, mes'ele / p(u)roblem, dalış / sorti, ( sorti kelimesi, F(ı)ransızca'da, bir yerden çıkıştır. Yukarı çıkış başka bir kelimeyle ifade edilir. Hareket etmek mânâsına gelen çıkış ise, depar'dır. Uçak için sorti, dalış mânâsındadır ) , üye/azâ - organ, araç/ âlet- aparey, mevzi-lokal, yerli-otonom, teşekkür-mersi, affedersiniz- pardon, berber-kuaför, tehlike-risk...
Yazar Gürbüz Azak'ın, " Kahrolmak İster misiniz ? " başlıklı yazısı, bu hususta çok hüzün verici bir tablo olarak önümüzdedir. Diyor ki:
" Hayır diyenler bu yazıyı okumasın.Çünkü bir faciayı öğrenecek, Türkiye'nin ve Türkçe'nin herkes önünde boğazlanışını görecekler. Bakın ne olmuş...Millî Eğitim Bakanlığı'na bağlı Talim ve Terbiye Kurulu bütün okullara bir emirnâme gönderip demiş ki:
" Asır, bahtiyar, cahil, devir, esir, fakir, felâket, fert, fiil, hakikat, hatıra, hayat, haysiyet, hukuk, hür, hürriyet, kelimeleri bundan böyle öğrencilerimize asla öğretilmeyecek. Istırap, istiklâl, ilim, isim, kaabiliyet, kanun, mânâ, medenî, medeniyet, memleket, mekân, meşhur, mısra, millî, milliyetçi, nesil, nutuk, örf, sun'i, şahıs, şive, tabiat, tamir, tecrübe, tenkid, teşkilât, vasıta, millet ve vatan kelimeleri yasaklanmıştır. "
İster gülün ister ağlayın. İster dövünün, ister dağlara çıkın, vaziyet bu. Hayatımda ilk defa Millî Eğitim camiamızdan utandım.
Türkiye vuruluyor dostlar!
Bu yurt, insanı ve kültürüyle arkadan hançerleniyor. Duyun, bilin! Tarihî bir kalleşlik önündesiniz. Yakında " bayrak " demek de suç sayılabilir.
Faciaya bakınız..." Vatan " diyemeyenler nasıl vatansever olur?.." Millet " diyemeyenlerden millet nasıl oluşur?.." Medenî " demesi yasaklanmış gepegenç kitlelerin barışçı, üleşmeci ( paylaşmacı) , efendi olabilmesi mümkün mü?
Türkiye vuruluyor dostlar. Alnından, kalbinden, haysiyetinden! " ( 20 )
Bu yazı, Azak tarafından 2001'de yazılmış; demek ki, Türkiye, hem kalbinden ve hem de alnından vurulmaya devam ediyor. Çünkü dilin, alınla / beyinle olduğu kadar kalble de irtibatı vardır!
Şimdi de, 2005, 2006, 2009 ve 2011 yıllarına âit, ÖSS ve YGS Türkçe Soruları'nda kullanılan bâzı kelimelere dâir, yayınlanmış makalelerimden ( 21 ) bir hulâsa sunacağım:
" ÖYKÜ kelimesi: 2005'te hiç kullanılmamış. 2006'da ( ON İKİ ) defa, 2009'da ( YİRMİ BİR ) defa, 2011'de ( ON BEŞ ) defa kullanılmış olup, bütün Türk Dünyâsı'nda kullanılan ve herkes tarafından bilinen ( HİKÂYE ) kelimesi hiç kullanılmamıştır.
SÖZCÜK kelimesi: 2005'te ( KIRK BEŞ ) defa , 2006'da ( ON İKİ ) defa, 2009'da ( ON ÜÇ ) defa, 2011'de ( YİRMİ İKİ ) defa kullanılmış olup, bütün Türk Dünyâsı'nda kullanılan ve herkes tarafından bilinen ( KELİME ) kelimesi hiç kullanılmamıştır.
YAŞAM kelimesi : 2005'te ( ON BİR ) defa, 2006'da ( ON ) defa, 2009'da ( ON ) defa, 2011'de ( ON ) defa kullanılmış olup, bütün Türk Dünyâsı'nda kullanılan ve herkes tarafından bilinen ( HAYAT ) kelimesi hiç kullanılmamıştır.
DOĞAL kelimesi: 2005'te ( DOKUZ ) defa, 2006'da (ÜÇ) defa, 2009'da (BİR) defa kullanılmış olup, bütün Türk Dünyâsı'nda kullanılan ve herkes tarafından bilinen ( TABİÎ ) kelimesi hiç kullanılmamıştır.
OLANAK kelimesi: 2005'te ( BEŞ ) defa, 2006'da ( İKİ ) defa, 2009'da ( ÜÇ) defa kullanılmış olup, bütün Türk Dünyası'nda kullanılan ve herkes tarafından bilinen ( İMKÂN) kelimesi hiç kullanılmamıştır.
YAPIT kelimesi : 2005'te ( YİRİM SEKİZ ) defa, 2006'da ( ON BİR) defa, 2009'da (DOKUZ ) defa , 2011'de ( ON İKİ ) defa kullanılmış olup, bütün Türk Dünyâsı'nda kullanılan ve herkes tarafından bilinen ( ESER) kelimesi hiç kullanılmamıştır. "
Üniversitelerimize öğrenci seçen bir imtihanda, bir tane olsun ( KELİME ) kelimesi kullanılmaz mı? Yirmi sekiz ( yapıt ) kullanılırken, bir tane şans eseri olsun, " eser " yazılmaz mı?
Ne tesâdüf (!) değil mi? Hiç şaşırılmamış, az da olsa, koşul, yazın, ulusal, özgür, tümce, uygarlık, biçem, bireysel, örneğin...lerle devam edilip gidilmiştir. Bu duruma; ne Millî Eğitim Bakanlığı'nın, ne Kültür Bakanlığı'nın, ne Üniversiteler'in , ne Türk Dil Kurumu'nun ve ne de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile kendilerine mes'uliyet ve salâhiyet verilenlerin sesleri çıkmamıştır.
Anayasa'nın 63. Maddesi'nde: " Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır. " ( 22 ) demektedir.
Peki; Türkçe, " tarih ve kültür varlığı " değil midir ki, sâhipsizdir? Meselâ; Devlet, benim ve benim gibilerin, Türkçe hakkında yaptıkları bunca çalışma hususunda ne gibi " destekleyici ve teşvik edici tedbirler " almıştır.
Belçikalı Türkolog Johan Vandewalle bile, Türkçe hakkında, bizim ilim adamlarımızın pek çoğundan daha fazla emek harcıyor ve daha çok düşünüyor. Diyor ki:
" Türkçe'yi biraz tanıyıp öğrenince, matematik bir yapıya sahip olduğunu anladım. O anda bende, bu yapıyı derinlemesine incelemek için merak uyandı. Türkçe'nin yapısında bana zor gelen hiç bir unsur görmüyordum. Kurallarının sayısı az olduğu halde pek çok cümle üretilebiliyor.Kurallar sisteminin gücü çok büyük. Onun için Türkçe'yi satranç oyununa benzetmeye başladım.7 yaşındaki çocuk bile öğrenebilir. Bununla birlikte insan, hayatı boyunca satranç oynasa bıkmaz. Yeni hamleler, yeni oyunlar yapma imkânı var. Bunun gibi ben de, 17 senedir Türkçe oynuyorum, hiç sıkıldığım an olmadı. Türkçe'nin yapısı, gerçekten ideal bir dilin yapısıdır. " ( 23 )
Necip Fâzıl'ın müthiş tespitiyle, bu mes'eleye yeni bir kapı aralayarak, şimdilik bir nokta koyalım:
" Kömür, toprak altında elmas oluncaya kadar binlerce yıl pişiyor. Dildeki kelimeler de öyle...Milletin dilinde yıllarca pişecek ki, kalble dudak arasındaki elmas dizili nakili vücuda getirebilsin...Sonradan da zorla bu nakile dizilecek her madde, o milletin ruh ve idrâk temeline en korkunç bir suikasttır. Böyle bir lisanın adı da, Türkçe değil, uydurukça...
Bir milletin öz dili, âlimlerin, aydınların, yabancı kültürlerle temasta olanların lisanı değil, hattâ okur-yazar olmayanların köylünün, neferin dili...
Bunların bilmediği hiçbir kelime Türkçe olamaz; ve topyekûn bir tasfiye hareketi belirtmesi bakımından tedrici ( yavaş yavaş ) bir ıstıfâ ( ayıklama ) ile bir tutulamaz. Böyle bir hareket, olsa olsa, bir milletin ruh nakışlarını silmek ve onu mânâda cascavlak hâle getirmek olur. Sâdece ihânet..."( 24 )
Necip Fâzıl, dilde zorlamanın " o milletin ruh ve idrâk temeline en korkunç bir suikast" olduğunu beyanla, onu, o " milletin ruh nakışlarını silme " olarak değerlendirir.
Burada, üç kelimeye dikkat etmek gerekir. Birincisi: Suikast'tır. İkincisi: Silmek'tir. Üçüncüsü ise: İhânet'tir.
Şâyet dil; bir milletin " hâfızası " ise, - ki, öyledir- o milletin, kendi " ruh ve idrâk temeline suikast " tertip edenlerle, " ruh nakışlarını silmek " isteyenlerle ve bunları " ihânet " e vardıranlarla mücâdele etmekten başka bir çâre var mıdır? Hâfızası silinen bir insanın, ne târihi , ne de geleceği vardır.
Türkçe; bu merkezde düşünülmeli, Türkçe için geleceğe hedef tespit ederken, beş bin senelik bir mâzînin bizi taşıyacağı binlerce senelik gelecek, ilke ve ülkü olarak seçilebilmelidir.
Mes'elemiz budur. İstikametimizi , hiç değilse bundan böyle sağlam bir iz üzerinde sürdürebilmemiz gerekir. Her şeye rağmen, en azından bin üç yüz senelik yazılı, ve beş bin senelik sözlü kültüre sâhip büyük bir medeniyetin temsilcisi sıfatıyl, Türk milletinin güzel ve güzîde dili olan Türkçe'nin öncelikli hedefinin " Türk Dünyâsı Türkçesi " olmalı; ve ardından, cihânşümûl vasfını, ilmiyle, kültürüyle, tefekkürü ve siyâsetiyle ortaya koymalı ve devam ettirmelidir.
Artık, ihmâl zamanı değildir. Hebâ edilecek bir dakikamızın bile olmadığının idrâki, fert fert her birimizin şuûruna nakşedilmelidir.
İnanıyorum ki; muhteşem Türkçe'm, içten ve dıştan gelen bütün saldırılara rağmen, büyüyerek, gelişip genişleyerek varlığını cihânşümûl hâle getirecektir. Her şeye rağmen!.. Devamı
Yorumlar
Kalan Karakter: