Bir zamanlar insan, toprağa bakar, göğe dalar, söze kulak verirdi.
Şimdi gözler ekrana kilitli, parmaklar ekranın esiri...
Ve biz, adına “sosyal medya” dediğimiz bu dijital çemberin içinde dönüp duruyoruz.
Gerçekten özgür müyüz, yoksa özgürlük hissiyle kandırılmış modern köleler miyiz?
**
Bağımlılık mı, Bağımsızlık mı?
Sosyal medya, ilk ortaya çıktığında insanlar arasında “bağ kuracak” bir araç olarak sunuldu.
İletişimi kolaylaştıracak, sınırları kaldıracak, fikirlerin özgürce dolaşabileceği yeni bir meydan olacaktı.
Ancak geldiğimiz noktada şu soruyu sormadan edemiyoruz:
“Kimi kime bağladı bu mecra?”
Bugün kaçımız sabah uyanır uyanmaz önce yüzümüzü değil, telefon ekranını yıkıyoruz?
Kaçımız çayımızı soğuttuk, ama bildirimleri kaçırmadık?
Bir yerden sonra bu “bağlantı” hali, özgürlük değil; alışkanlık, daha doğrusu bağımlılık oluyor.
Amerika’da yapılan bir araştırmada, sosyal medya platformlarının dopamin salgısını tetiklediği, bu nedenle kullanıcıların platformlarda daha fazla vakit geçirdiği ortaya konmuş.
Yani mesele sadece içerik değil, içerikle birlikte gelen “haz”.
Peki bu haz, bize ne kazandırıyor?
**
Vaktimizi Kim Çalıyor?
Vakit, kıymetli bir sermayedir. Ve modern çağ, bu sermayeyi sessiz sedasız tüketiyor.
Sosyal medya, görünmez bir zaman hırsızıdır.
Bir bakıyorsunuz “bir iki dakika bakayım” dediğiniz uygulamada bir saat geçmiş…
Ne kazandınız?
Gülüp geçilen videolar, başkalarının hayatına özenme hâlleri, lüzumsuz tartışmalar...
Gerçekten buna mı harcamak istiyoruz sınırlı ömrümüzü?
Dikkat edin:
Artık insanlar kitap okuyamıyor çünkü dikkatleri dağılıyor.
Uzun yazıları okuyamıyor çünkü “kaydırmak” daha kolay.
Derin düşünemiyor çünkü ekranda her saniye bir başka görüntü parlıyor.
Sosyal medya, zihnimizi değil; sabrımızı eğitiyor. Ama tersinden.
**
İnsanlar ve Görünmeyen Maskeler
Sosyal medya, insanlara bir maske takma özgürlüğü verdi.
Profil resimleri, filtreli paylaşımlar, süslenmiş hikâyeler…
Sanki herkes çok mutlu, çok huzurlu, çok başarılı.
Ama gerçek dünya öyle değil.
Gerçek dünya; sabah erken kalkmak, işe yetişmek, ev kirasını düşünmek, çocuğun okul masrafını hesaplamaktır.
Gerçek dünya, her zaman filtrelenemez.
Bu yüzden insanlar giderek birbirine yabancılaşıyor.
Çünkü herkes birbirinin vitriniyle konuşuyor, arka odasını bilmiyor.
İşte tam da bu noktada şu cümle geliyor akla:
“Sosyal medya bizi yakınlaştırmadı; sadece sahte bir yakınlık hissi verdi.”
**
En büyük tahribat, gençler arasında.
Yeni nesil, hayal kurmaktan çok "izlemeyi", üretmekten çok "tüketmeyi" öğreniyor.
Bir çocuğa, "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diye sorduğunuzda, artık "doktor", "mühendis" cevabını duymuyorsunuz.
“Fenomen” olmak istiyorlar.
Çünkü değer ölçüsü, bilgi değil; takipçi sayısı.
Bu, basit bir trend değil; toplumsal bir sarsıntıdır.
Çünkü bir nesil, sadece beğenilmek için yaşıyor.
Oysa insanın en derin ihtiyacı, “görülmek” değil; “anlaşılmak”tır.
Ve sosyal medya, bu anlayışı sunmuyor.
Orada sadece gösteriyorsun.
Kimse seni duymuyor.
Bir gürültü içinde kaybolan fısıltılar gibi...
**
Bir Durup Düşünme Vakti
Sosyal medya kötü mü? Hayır.
Ama kontrol bizde mi? Asıl mesele bu.
Bir alet, sahibine hizmet etmeli.
Bugün sosyal medya, insanı yönetiyor.
Ne izleyeceğimizi, ne düşüneceğimizi, neye kızıp neye güleceğimizi bile algoritmalar belirliyor.
Bu kadar yönlendirme içinde özgürlükten söz edebilir miyiz?
**
Belki de en doğru soru şu:
Sosyal medya bizi özgürleştirdi mi, yoksa zihinsel prangalara mı bağladı?
Ve daha önemlisi…
Bu zinciri fark edip kırmaya cesaretimiz var mı?
Yorumlar
Kalan Karakter: