Çocukluğumuzun ilk derslerinden biri, “Kendinden önce başkasını düşünmektir.” Her sofrada lokmamızı bölüşmeyi, bir tas çorbayı pay etmeyi öğrendik. Komşunun acısına koşmayı, yoldan geçenin selamını almayı, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat göstermeyi işlediler içimize. “Sen” her zaman ön plandaydı, “ben” geride duruyordu. Hatta öyle zamanlar olurdu ki, insan kendi isteklerini, özünü, hayalini unuturdu da el için yaşadığını sanırdı.
İşte bu yüzden, yıllar sonra bir köşe başında ya da gecenin sessizliğinde insan kendi kendine soruyor: Nereye kadar kendimden vazgeçmeliyim? El için ne kadar ödün verebilirim? Yoksa özünü, varlığını hiçe saymak, gerçek erdem midir?
Burada söz konusu olan “ben” asla bencillik değil. Bencillik, başkasının hakkına göz dikmek, yalnız kendi çıkarını gözetmektir. Oysa burada kastedilen, insanın önce kendini tanıması, kendi içini düzene koyması, yüreğini, aklını, niyetini sağlam tutmasıdır. Kişi kendini bilmeden, sınırlarını görmeden, gücünü tartmadan başkası için gerçekten yararlı olamaz.
Yunus Emre, yüzlerce yıl önceden seslenir:
“İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsin,
Ya nice okumaktır?”
Kendini bilmeyen, niyetinin neye yettiğini anlamayan, başkası için de yol gösterici olamaz. Bir ağacın kökü ne kadar derine iner, ne kadar sağlam olursa, dalları da o kadar göğe uzanır, meyvesi o kadar bol olur. Kökü kuruyan, kendi öz suyunu bulamayan ağaç, ne kendine, ne çevresine yarar sağlar.
Bazı günler, fedakârlığın en büyüğü gerekebilir. İnsan yurdu için, sevdası için, doğrusu için canını verir, bundan büyük bir şeref yoktur. Ancak günlük yaşantımızda, her işte, her ilişkide kendimizi yok saymak doğru mudur? Başkası için yaşamak, kendini unutmak, zamanla insanı yorup, solgun bir gölgeye döndürmez mi?
Burada ölçü şudur:
İnsan önce kendini yetiştirir, aklını, gönlünü besler; sonra bu birikimiyle el için, yakın için, yurt için emek verir. Kendi varlığını güçlendiren, çevresine de güç taşır. Özünü bilen, el için daha büyük işler başarır.
Atatürk’ün şu sözü çok anlamlıdır:
“Kendisini kurtaramayan, başkasını kurtaramaz.”
Bunun karşılığı sadece maddi güç değildir; insanın sözü, duruşu, yüreği, bilgisi, niyeti de sağlam olmalı. Çünkü başkasına umut olan, kol kanat geren, önce kendi içinde dirlik bulan insandır. Kendini bilmeyen, yönünü şaşıran, her rüzgârda savrulan, başkasına da kılavuz olamaz.
Dilde, törende, yolda, inançta da aynı ölçü geçerlidir. Kendi diline sahip çıkamayan, töresini yaşatamayan, inancını özünden kavrayamayan insan, başkasıyla gönül birliği kurmakta da zorluk yaşar.
İmam Gazali’nin şu sözü, bu konuda bir ışıktır:
“Gönlünü düzeltmeyen, dünyayı düzeltemez.”
Peygamberimiz’in bir uyarısı da gönül kapımızı aralar:
“Kendin için istediğini, el için de istemedikçe gerçek inançlı olamazsın.”
Burada bir denge var: Kendi isteğinden, hayrından el için de pay ayırmak. Ama önce o isteği, o güzelliği özünde bulmak… Kendine şifa olamayan, başkasına derman dağıtamaz. Kendi içini onarmadan, başkasının acısına çare bulmak kolay değildir.
Sonuçta hayat, tek başına ne kendin için, ne de büsbütün el için yaşanır. Asıl olan, dengeyi bulmak; özünü bilip güçlenmek, sonra bu ışığı el için de yakmaktır. Ne kendini unut, ne de sadece kendini düşün! Kökü sağlam, özü gür olan insan, çevresine de meyve verir, gölge olur, umut olur.
Gerçek fedakârlık, özünü tanıyıp başkasının yarasına merhem olmaktan geçer.
İnsanın içi güzelleştikçe, çevresi de güzelleşir; kendini bilen, el için daha büyük işler başarır.
Kalın Sağlıcakla
Yorumlar
Kalan Karakter: