12 Eylül 1980 sabahı bu ülkede sadece yönetime değil, insanlığa da el konuldu. Aradan tam 45 yıl geçti. Fakat ne acılar eskidi, ne de o gün yaşananların ağırlığı azaldı.
Ben o gün henüz 16 yaşımı bile doldurmamıştım. Çocuktum. Ama o çocuğun üzerine hücre kapıları kapandı. O çocuğun kulaklarında işkence sesleri çınladı. Ben bir istisna değildim. O dönem binlerce insan gibi ben de nasibimi aldım.
Bugün burada kendimi anlatmak için değil, tarihe bir not düşmek için yazıyorum. Çünkü artık ne anlatılanların abartı sayılmasına tahammülüm kaldı, ne de suskunluğun suç ortaklığına dönüşmesine.
12 Eylül hakkında romanlar yazıldı, filmler çekildi, paneller düzenlendi. Her biri kendi yolundan bir şey anlattı. Ama seyredenler, okuyanlar, dinleyenler bazen “fazla duygusal”, “abartılı”, “politik” buldu. Oysa yaşananlar anlatılandan da fazlaydı. Çünkü 12 Eylül'ü yaşayan biri için o günler kurgu değil, gerçeğin ta kendisiydi.
İşkencede ölenler vardı, işkenceden sağ kalan ama ömür boyu uyuyamayanlar vardı. Evlatlarını kaybeden analar, kaybolan evlatlar, bir daha dönmeyen kardeşler... Gözaltında kayıplar sadece rakam değil; mezarsız ölümlerdi.
Sokaklarda silahlar susmadığı bahanesiyle demokrasinin kendisi susturuldu. Meclis kapatıldı. Siyasi partiler dağıtıldı. Kitaplar, dergiler, türkü sözleri bile delil sayıldı. “Bir sağdan, bir soldan” diyerek idam sehpası kuranlar, adaleti teraziyle değil sopayla tarttı.
Ama 12 Eylül’ün en büyük zararı, yalnızca bireylere değil, bu milletin ruhuna verildi. Korku, kuşaklara miras bırakıldı. Susmak, bir tür sağ kalma yöntemi oldu. Cesaret, yalnızlıkla eş tutuldu. Birbirine düşman edilen gençler, bir daha güvenmeyi öğrenemedi.
45 yıl geçti. Bugün hâlâ o darbenin şekillendirdiği anayasa yürürlükte. Hâlâ birçok kurumun dili, duruşu, refleksi o dönemin ruhunu taşıyor. Ve biz hâlâ tam anlamıyla yüzleşemedik.
Bu yazı bir öfke patlaması değil. Ama bir hafıza direnişidir. Çünkü bir millet, başına gelen en büyük kırılmaları unutarak yaşayamaz. Unutursa, bir daha yaşar.
Ben unutmadım. Unutamıyorum. Unutmak da istemiyorum. Çünkü o günleri unutan, kendini inkâr eder. O günleri bilmeyen, bugün neden suskun olduğumuzu da anlayamaz.
45 yıl sonra hâlâ konuşuyorsak, bu bir geçmiş özlemi değil; geleceği inşa etme çabasıdır. Çünkü unutulmaması gereken bazı günler vardır. 12 Eylül onlardan biridir.
Şimdi siz söyleyin:
Bir millet, kendi acılarına sahip çıkmadan nasıl kendine sahip olur?
Yorumlar
Kalan Karakter: