Bir gün bir dervişe sormuşlar: “Bu kadar acıya nasıl dayandın?”
Derviş demiş ki: “Acılar beni ben etti.”
İnsanoğlunun serüveni işte tam da bu: hamlıktan yanmaya, yanmaktan pişmeye…
Her doğan bebek, dünyaya ‘ham’ gelir. Beden büyür, akıl serpilmeye başlar ama kalp uykudadır. Bu ilk evrede kişi, hem kendini hem de Yaradan’ı tanımaz. Öyle ya, Yunus Emre ne demiş:
“İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.”
Ama o hamlıkta insan kendini değil, yalnızca dış dünyayı öğrenir. Ne içindeki nefsin oyunlarından haberi vardır, ne de ruhun açlığından.
Bu çağ, Mevlânâ’nın “Hamdım” dediği çağdır. Eğriyi doğrudan ayıramazsın. Kalbin her şeye çabuk inanır, çabuk da kırılır. Lakin asıl yolculuk, işte bu saflığın ardından başlar.
Sonra bir gün...
Hayat, gökten düşen yıldırım gibi çarpar insanı.
Sevdiklerin gider, dostların sırtını döner, işler sarpa sarar. Kalbinin ortasına bir kor düşer.
İşte o an, Mevlânâ’nın “Yandım” dediği evreye girilir.
Bu çağda Hacı Bektaş Veli’nin sözü kulağa küpe olur: “İncinsen de incitme.”
İnsan, incinmeyi öğrenir önce. Her yara bir ders, her düşüş bir terbiye olur.
İşte o yüzden yanmak, yalnız acı çekmek değil, ruhun hamurunun yoğrulmasıdır.
Yanarken susmayı öğrenirsin. Kimi zaman da susarak bağırmayı…
Acılar, Allah’a daha çok yaklaştırır insanı. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler” demesi boşuna değildir. Yanmak, teslimiyettir. Sabırla, tevekkülle ateşin içinde yoğrulmaktır.
Ve gün gelir…
Artık gözlerinle değil, gönlünle görmeye başlarsın.
Dünya aynı dünyadır ama sen başka birisin.
Şükürle uyanırsın, kanaatle doyar, tevazu ile yürürsün.
İşte bu “Piştim” mertebesidir.
Bu mertebede artık insan kendini bilir. Rabbini bilir. Gördüğü her insanda Hakk’ın bir tecellisini fark eder.
Ahmet Yesevî’nin izinden yürüyenler gibi, bilgiyi güç için değil, hizmet için kullanır.
Ve gönlünde bir mum yanar: başkalarına ışık olmak için.
İnsanın üç çağlık bu yolculuğu, yalnız bir ömür değil, bir öğrenme destanıdır.
Hamken kibirlisin, yandıkça alçalırsın, piştiğinde artık sadece susarsın.
Mevlânâ, Yunus, Hacı Bektaş, İbrahim Hakkı, Ahmet Yesevî...
Onlar bu yolculuğu tamamlayanlardı. Bizse hâlâ yolcuyuz.
Peki sen, hayatının neresindesin: ham mısın, yanıyor musun, yoksa piştin mi?
Yorumlar
Kalan Karakter: