Her toplumun kendi içinde çürümeye başladığı yer, birlikte yürüdüklerine inandıklarını yarı yolda bırakmaya başladığı yerdir. Aynı sofraya oturanlar, aynı davaya inananlar, aynı yükü omuzladığını düşünenler…
Ne acıdır ki, bugün en kolay ezilenler yine o birlikte yürüdüklerimiz oluyor. Yakınındakine sert, dışarıdakine nazik. Yükü yakına, alkışı yabancıya. Bir elinle tokat, ötekiyle çiçek. Böyle nereye kadar?
Birlik olma iddiasıyla yola çıkan nice yapı, nice insan, nice grup, iş özveriye geldiğinde “biz”i unutarak “ben”in sığ sularda boğulduğu bir gösteriye dönüşüyor.
Dava sahibi olduğunu söyleyenler, en yakındaki emeği hiçe sayıp, tribünlere oynuyor. Sofranı birlikte kurduğunla değil, sosyal medyada “beğeni getiren”lerle aynı karede görünmek daha cazip artık.
Davayı birlikte yüklenenin sırtına yük bırakılırken, dışarıdan gelen sadece alkışla karşılanıyor.
Yük yine omuzda, ama omuzlar değişti
Bugün birçok sivil yapıda, dernekte, siyasi harekette ya da toplumsal dayanışma çağrılarında ortak bir ses yükseliyor: “Beraberiz.” Ama bu beraberlik sadece basın açıklamasında, sadece afişte, sadece vitrinlik cümlelerde kaldıysa, gerçekliğini yitirir. Zira aynı masada oturanlar, aynı emeği vermiyor. Bulaşığı yıkayan hep aynı, övgüyü alan hep başka.
Yakınındakine kıymet vermeyen, birlikte yol yürüdüklerini ikinci plana atan yapılar yıkılmaya mahkûmdur. Çünkü güven orada inşa edilmez. Çünkü sadakat orada köreltilir. Bir yapının içinde yıllarca ter döken biri, bir gün bir yabancı uğruna göz ardı ediliyorsa; o yapının iç bağı kopmaya başlamıştır. Bu yalnızca insan kaybetmek değil, ruh kaybetmektir.
İçine bakmadan dışarıya vitrin yapmak; davalara, mücadelelere, kurumlara ihanet etmektir
Toplumsal mücadele sadece miting kürsüsünde değil, mutfakta, ofiste, yerel çalışmalarda, o sessiz emek anlarında kazanılır. Ama bugün ne yazık ki birçok yapı, “dışa karşı” imaj derdine düşüp, “içteki emeği” silikleştirmeye başladı. Hep bir ‘yeni gelen’ kıymetli, hep bir ‘misafir’ öncelikli. Yılların yükünü taşıyana bir teşekkür dahi çok görülüyor. Çünkü gözümüz dışarıda, kulağımız alkışta.
Bu sadece bir ahlaki yozlaşma değil, aynı zamanda Kurumları ve toplumu felakete sürükleyen bir felakettir. İnsanlar artık bu yapay dostluklara, bu samimiyetsiz alkışlara inanmıyor. Herkes görüyor: Yemeği dışarıdan gelenle yiyenler, bulaşığı içeridekilere yıkatıyor. Ve bu düzen değişmezse, sadece insanlar değil, idealler de kirleniyor.
Gerçek misyon; birlikte yürüdüklerini yolda bırakmamaktır
İdealist olmak afişe slogan yazmakla değil, birlikte yürüdüğünü kollamakla olur. Bir yapının “ideal” olması, en önce adaletli olmasıyla mümkündür. Sadakati ödüllendirmeyen, samimiyeti yok sayan hiçbir hareket uzun ömürlü olamaz. Mücadele arkadaşını gözetmeyen, sadece vitrin için hareket eden herkesin sonu boşluğa düşmektir.
Hakiki dava insanı, kendi çevresini hor gören değil, kendi çevresini onurlandıran kişidir. Samimiyet, yakınındakine sahip çıkarak, birlikte yürüdüklerinin yüzüne tebessüm ederek, onların emeğine değer vererek başlar.
Slogan atmadan önce aynaya bakın. Kalabalıkları toplamadan önce ekibini kucakla. İdealler ancak güven üzerine inşa edilir. Yakınındakine tokat atarken, uzaktakine selam vermekle hiçbir yere varılamaz. Önce kendi mutfağındaki insanların gözlerinin içine bak ve sor:
‘Senin emeğin benim için ne kadar kıymetli?’
Bu sorunun cevabını veremeyen hiçbir yapı, hiçbir insan, hiçbir dava, uzun ömürlü değildir. Çünkü gerçek mücadele önce yakınındakine adaletle başlar.
Yorumlar
Kalan Karakter: