“Savaş zamanı senin olan bu vatan, barış zamanı niçin dalkavuklarındır; bilinmez.”
Avrupa’dan gelen milletvekilleri Mamak Askerî Cezaevi’ni ziyaret eder. Birinci ve ikinci koğuşlar, sol görüşlü kadın tutukluların kaldığı koğuşlardır. Heyeti protesto eder, sloganlar atar ve içeri alınmalarına izin vermezler.
Üçüncü koğuşa gelindiğinde ise Ülkücü tutuklularla karşılaşılır. Heyet, “İşkence var mı?” diye sorar. Koğuştakilerin hiçbiri “işkence var” demez. Aksine, “Siz karışamazsınız; biz devletimizi size şikâyet edemeyiz” cevabı verilir.
Oysa anlatılanlara göre cezaevindeki şartlar ağırdır. Hüseyin Kurumahmutoğlu’nun işkence sonucu hayatını kaybettiği ifade edilir. Bu hatıralar, yalnızca bir dönemin değil, aynı zamanda bir anlayışın ve sadakat duygusunun göstergesi olarak aktarılır.
Aradan yıllar geçse de bazı çevrelere göre mücadele değişmemiştir. Dış baskıların ve ideolojik çatışmaların sürdüğü düşüncesi, geçmişle bugün arasında bir süreklilik duygusu kurar. Bu anlayışa göre, direnç ve şuurla hareket etmek tarihsel bir sorumluluktur.
Bu çerçevede bir çağrı yükselir:
İktidar olup muktedir olamayanlara,
Devletin yükünü taşımadan nimetlerine ortak olma gayretinde olanlara,
Rahatı bozulunca devlete sırt çevirenlere…
Ve bir hatırlatma yapılır:
Cepheye giderken “Nereye?” sorusuna “Düğüne, Kızıl Elma’ya” diye cevap verenler vardır.
“Şehit olursam…” diye başlayan vasiyetini her an yanında taşıyanlar vardır.
Bu anlatıda Ülkücüler, Türk tarihinin alp ve alperen geleneğinin devamı olarak görülür. Fedakârlık, sadakat ve ülkü kavramları bu kimliğin temelini oluşturur.
Bu nedenle onların dilindeki son sözün “Tanrı Türk’ü korusun” olması bir tesadüf değildir. Çünkü inançlarına göre devlet, uğruna mücadele edenleri de geri duranları da korur; ancak Türk’ün öz evlatları barış zamanında çoğu kez unutulur.
Bu düşünce, bir serzenişten çok bir dua olarak ifade edilir:
“Her türlü mahlûkatı koruyan bir devletimiz var; öyleyse bizi de bari Tanrı korusun.”