Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yapılan son seçim, yalnız Lefkoşa’nın değil, Ankara’nın ve bölgedeki tüm aktörlerin dikkatle izlediği bir süreçti. Sandıktan çıkan sonuç, “federasyon tezini” savunan Cumhuriyetçi Türk Partisi lideri Tufan Erhürman’ın zaferi oldu. Bu sonuç, Ada’daki süregelen durum tartışmalarını ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasını yeniden gündemin merkezine oturttu.
KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanan Erhürman’ın destekçisi bir gazetecinin, Türkiye’yi hedef alan “Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi yarın Kıbrıs’tan geri çekilmelidir. Benim yetkim olsa istenmeyen adam ilan ederim.” sözleri, seçim zaferinin hemen ardından kamuoyuna yansıyan ilk tepkilerden biri oldu. Özellikle Türkiye karşıtı çevrelerde memnuniyetle karşılanırken, geniş bir kesimin zihninde “acaba federasyon tezinin arkasında Türkiye’den kopuş mu var?” sorusunu canlandırdı. Bu yorum, Türkiye’de de siyasi ve diplomatik çevrelerde ciddi yankı uyandırdı.
Tam da bu gelişmelerin ardından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin açıklaması dengeleri bir anda değiştirdi. Bahçeli, “KKTC Parlamentosu acilen toplanmalı ve Türkiye’ye katılma kararı almalıdır.” diyerek hem tepkisini ortaya koydu hem de meseleyi yalnızca Kıbrıs ölçeğinden çıkarıp doğrudan Türkiye’nin milli egemenlik ve güvenlik sahasına taşıdı. Bu açıklama, sadece bir siyasi refleks değil; Türkiye’nin son yıllarda “iki devletli çözüm” politikasına verdiği stratejik önemin de altını çiziyordu. Bahçeli’nin sözleri, Ankara’nın Kıbrıs’taki gelişmeleri artık “uzaktan izlemeyeceğini” ve gerektiğinde birleşme seçeneğini masada tutacağını gösterdi.
Bu çıkışın hemen ardından Erhürman’ın yaptığı “Türkiye ile dış politikada tam bir uyum içerisinde çalışacağız.” açıklaması dikkat çekti. Bu sözler, seçim öncesinde dile getirdiği “Türkiye’nin etkisinden bağımsız bir KKTC yönetimi” fikriyle açık bir tezat oluşturuyordu. Hatırlanacağı üzere Erhürman, kampanya sürecinde zaman zaman Türkiye’nin iç işlerine fazla müdahil olduğunu ima etmiş, “federasyonun başarısı için kendi irademizi ortaya koymamız gerekir.” demişti. Ancak seçim sonrası tablo, hem Ankara’nın tepkisi hem de iç kamuoyundaki bölünme nedeniyle, onu söyleminde daha temkinli ve uzlaşmacı bir çizgiye çekmiş gibi görünüyor.
Erhürman’ın bu dönüşü, hem meşruiyet arayışı hem de Ankara ile köprüleri atmama zorunluluğu olarak okunabilir. KKTC’nin ekonomik, güvenlik ve diplomatik açılardan Türkiye’ye olan bağımlılığı düşünüldüğünde, bu yön değişikliği siyaseten kaçınılmaz bir durumdur.
Erhürman’ın federasyon tezini savunması, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın uzun süredir arzuladığı bir müzakere hattına kapı aralayabilir. Ancak Türkiye, Doğu Akdeniz’deki enerji paylaşımı, Mavi Vatan politikası ve güvenlik kuşağı açısından bu adımı dikkatle ve temkinli bir şekilde izleyecektir.
Daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız gibi, Doğu Akdeniz’de şekillenen ittifaklar ve enerji politikaları dikkate alındığında; AB ve ABD federasyon fikrini destekleyerek Türkiye’ye karşı diplomatik baskı araçlarını yeniden devreye sokmak isteyecektir.
Yunanistan ve Güney Kıbrıs, bu sonucu diplomatik bir koz olarak kullanıp, AB, ABD ve İsrail’in desteğini arkasına alarak Türkiye’nin manevra alanını daraltmaya çalışacaktır.
Rusya ve Çin ise Bahçeli’nin daha önce gündeme getirdiği “Türkiye-Rusya-Çin (TRÇ) ittifakı” çağrısının ardından, şimdi de Türkiye–KKTC birleşme çıkışını, Batı’nın bölgeye etkisini dengeleyebilecek yeni bir güç blokunun işareti olarak görebilir.
Türkiye açısından bakıldığında, Ankara muhtemelen Erhürman yönetimini temkinli bir iş birliğiyle test eden bir duruş sergileyecektir. Yeni yönetimin dış politikadaki tavrı, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’a yaptığı ekonomik ve diplomatik yardımların “koşullu” hale gelmesi ihtimalini doğurabilir. Ancak bana göre, uzun vadede bu yöntem en riskli olandır; zira böyle bir durum, KKTC’yi tamamen Batı’nın etki alanına bırakmak gibi bir sonuç doğurabilir. Bu da Kıbrıs’ı stratejik olarak kaybetmemiz demektir. Bu nedenle Türkiye’nin Kıbrıs ve Akdeniz politikasını, milli güvenlik risklerinin hesabını iyi yaparak, kurduğu bölgesel dengeleri bozmadan, hem Türkiye’nin hem de soydaşlarımızın haklarını koruma esasına dayalı bir zeminde sürdürmesi gerekmektedir.
Kıbrıs Türk halkı, bu seçimle birlikte yalnız kendi kaderini değil, Türkiye’nin Doğu Akdeniz vizyonunun rotasını da etkileyebilecek bir tercihte bulundu. Erhürman’ın federasyoncu çizgisi, eğer Türkiye ile koordinasyon içinde yürütülürse yeni bir denge doğurabilir. Ancak Türkiye’nin güvenlik eksenli politikalarıyla çatışırsa, Ada’da yeni bir siyasi kriz kaçınılmaz olacaktır. Bugün Kıbrıs’ta yaşananlar, yalnızca bir seçim sonucu değil; Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinin yeni perdesidir. Ve bu perde, artık “birlik mi, ayrılık mı” tartışmasından çok, kimle ve nasıl yürüneceği sorusunu gündeme taşımaktadır.
Yorumlar
Kalan Karakter: