Eğri oturup doğru konuşalım. Bugün size, yutkunarak okuyacağımız, belki biraz canımızı acıtacak ama iyileşmek için neşteri vurmamız gereken bir meseleden bahsedeceğim. Başlığımız iddialı, sorumuz net: ‘Hristiyanlar niçin Müslüman olmuyor?’
Hatta daha geniş soralım:
Neden ateizm ve deizm İslam dünyasının gençleri arasında bile bir salgın gibi yayılıyor?
Neden hakikat elimizdeyken, insanlık fevç fevç bu dine koşmuyor?
Cevabı dış güçlerde, komplolarda veya karanlık operasyonlarda aramayı bırakalım. Aynayı yüzümüze tutma zamanı çoktan geldi.
Muhammed Abduh’un Gördüğü, Bizim Göremediğimiz
Mısırlı büyük alim Muhammed Abduh, geçen yüzyılın başında Avrupa’ya gider. Paris’i, Londra’yı görür; üniversiteleri gezer, sokaklara bakar, insanların birbirine olan saygısını, iş ahlakını, verilen sözün tutulma ciddiyetini ince ince not eder. Sonra memleketine döner; İslam coğrafyasının gürültülü, savruk, kuralsız sokaklarını görünce o meşhur, tokat gibi sözü söyler:
‘Batı’ya gittim, İslam’ı gördüm ama Müslüman göremedim. Doğu’ya döndüm, Müslümanları gördüm ama İslam’ı göremedim.’
Bu söz, yalnızca bir serzeniş değil; bir medeniyet muhasebesiydi. Abduh’un kastettiği şuydu:
‘İslam’ın emrettiği temizlik, güven, doğruluk, kul hakkı, adalet ve çalışkanlık… Bunların hepsi Batı’da bir sistem hâline gelmiş; ama adları Müslüman değil. Bizde ise adımız Müslüman, ama sokaklarımızda, ilişkilerimizde, ticaretimizde İslam’ın ahlakı eksik.’
Şimdi kendinizi Hans adında bir Alman ya da Mary adında bir İngiliz gibi düşünün. Televizyonu açtığınızda ‘İslam’ kelimesinin yanında ne görüyorsunuz?
Kan, kaos, birbirini boğan fırkalar, kadına şiddet, geri kalmışlık…
Sonra kendi mahallenize bakıyorsunuz; temiz parklar, işleyen bir hukuk düzeni, sözünü tutan insanlar.
Bu kişi dönüp size şunu sormaz mı?
‘Senin davet ettiğin din, seni mükemmel bir insan yapmamışsa, bana ne vaat ediyor?’
‘El-Emin’ Olmadan ‘El-Mübelliğ’ Olunmaz
Bizim Peygamberimiz (s.a.v.), daha nübüvvet gelmeden Mekke sokaklarında ‘Muhammedü’l-Emin’ olarak tanınıyordu. Müşrik bile olsa herkes ona malını teslim ederdi.
Bugün durum ne?
Bir hristiyan iş adamı, ticaret yapacağı zaman:
‘Bu adam Müslüman; kesinlikle beni kandırmaz, malın iyisini verir, sözünde durur’ diyebiliyor mu?
Yoksa içinden ‘Aman dikkat edelim’ mi diyor?
Eğer biri Müslüman bir ustaya güvenmekten çekinip Japon bir ustaya gönül rahatlığıyla iş veriyorsa, bin cilt kitap yazsak yine faydasızdır.
Çünkü lisan-ı hal, lisan-ı kalden çok daha yüksek sesle konuşur.
Biz dilimizle ‘İslam barış ve güven dinidir’ derken, halimizle ‘bizden uzak durun’ diyorsak, kimseyi ikna edemeyiz.
Deizm ve Ateizm Neden Artıyor? Sorun İnançta Değil, Tutarsızlıkta
Gençlerin kalbinde açılan yaraların çoğu felsefi değil, ahlakidir.
Sanıyor muyuz ki gençlerin hepsi ‘evrim teorisi’ okuyup imanını kaybediyor? Hayır.
Genç; babasının namaz kılıp işçisinin hakkını yediğini görüyor.
Annesinin tesbih çekip komşusunun gıybetini yaptığını duyuyor.
Okuldaki ‘din kültürü öğretmeni’nin adaletsizliğini hissediyor.
Televizyona çıkan bazı hocaların saatlerce ‘sakız orucu bozar mı?’ tartıştığını, ama ‘torpil kul hakkını bozar mı?’ diye haykırmadığını izliyor.
Bu tabloyu gören genç, doğal olarak soruyor:
‘Bu din güzel ama bu dini yaşayanlar niye bu kadar çelişkili?’
Türk Alimlerinden Birkaç Ses
Bu mesele yeni değil. Bizden nice alim bu yarayı görmüş ve açıkça yazmıştır:
-
Mehmet Akif, ‘Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı’ derken aslında bugünü tarif ediyordu.
-
Necip Fazıl, ‘Bizde her şey var; ahlak yok’ diyerek toplumsal çürümeye dikkat çekiyordu.
-
Nurettin Topçu, Müslümanların irfanını kaybedip şekilciliğe saplandığını yıllar önce yazmıştı.
-
Fahrettin Razi, ‘Hakikat, davranışla gösterilmedikçe gönüllere yerleşmez’ diyerek ilmin amelle birleşmesi gerektiğini vurgulamıştı.
Bugün gençlerimizin yaşadığı kırılma, bu uyarıların yıllarca dikkate alınmamasının sonucudur.
Gandi’nin Hatırlattığı Acı Gerçek
Hristiyanlığı inceleyen genç Gandi’nin kilisenin kapısından çevrildiğini bilirsiniz. Irkçı bir görevli, ‘Buraya sadece beyazlar girer’ deyince Gandi geri döner ve şu tarihi notu düşer:
‘Sizin Mesih’inizi seviyorum ama hristiyanlarınızı sevmiyorum. Çünkü onlar Mesih’inize hiç benzemiyor.’
Bugün biri bize aynı cümleyi kurarsa ne diyeceğiz?
‘Kur’an’ınızı seviyorum, Peygamberinizi seviyorum; ama siz ona benzemiyorsunuz.’
Verilecek cevap çok değil, başımızı öne eğmektir.
Sonuç Yerine: Vitrin Kırık, Hazine İçeride
Sevgili okur…
Bu birinci yazıda bir teşhis koyduk. Hristiyanlar Müslüman olmuyor, çünkü İslam’ın vitrini olan biz Müslümanlar, dükkânın içindeki o muazzam hazineyi gösterecek berrak bir cama sahip değiliz.
Cam kirli.
Vitrin dağınık.
Dükkân sahibi kaba.
Müşteri niye içeri girsin?
Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi:
‘İslam en iyisidir; ama biz en iyisi değiliz.’
Peki bu işin çözümü nedir?
Sadece hata tespiti mi yapacağız?
Nasıl yeniden güven inşa edeceğiz?
Müslüman nasıl yeryüzünün ‘emin limanı’ olur?
Bölüm 2:
“Müslüman: Yeryüzünün Güvenli Limanı” başlığında konuşacağız.
Yorumlar
Kalan Karakter: