Bir insan ömrünün üçte ikisini geride bırakınca bazı sorular gece yarıları uyanıp gözlerinin içine bakar: “Şimdiye dek neyi doğru yaptın?”, “Kimi kırdın, kim seni kırdı?”, “Bir daha dünyaya gelsen yine kendin olmak ister miydin?”
Ben istemezdim. Ama bu, kendimden şikâyet ettiğim için değil; bu kez bazı şeyleri baştan daha temiz, daha insanca yapmak istediğim için. Herkes gibi ben de bazı zaferler kazandım. Ama her zaferin ardında bir yorgunluk, bir eksiklik, bir suskunluk var.
Düşünüyorum da, insan en çok "iyiki"leriyle değil, "keşke"leriyle biçimleniyor. İnsana ve insanlığa dair kurduğumuz hayaller, çoğu zaman kendi egomuzun vitrinine dönüşüyor. “İnsan olmak” diye bir derdimiz vardı bir zamanlar. Şimdi sadece “görünür olmak” derdimiz var. Başarılarımız bile birer parmak kaldırma gösterisine dönüştü: “Bakın, ben ne yaptım!”
Ama neyi unuttuk biliyor musunuz? Sevinmeyi…
Gerçekten, içten, yürek dolusu sevinmeyi. Bir dostun başarısına, bir çocuğun gülüşüne, bir yaşlının hatırasına içtenlikle sevinmeyi...
Çünkü bu kalabalık içinde artık kimse kimseye sevinmiyor, sadece tahammül ediyor.
Kimi zaman dönüp kendi geçmişime bakıyorum. Hatalarımı, inatla sürdürdüğüm yanlış dostlukları, zamanında söylemediğim sözleri...
Hepsi “üçte ikisinden geriye kalan” sayfalarda yazılı. Bazen pişmanlıkla, bazen buruk bir tebessümle okuyorum.
Peki nedir bu geriye kalan? Birkaç doğru söz, birkaç içten dostluk, belki bir iki teşekkür, belki affedilmiş bir kusur…
Hepsi bu. İnsanın en büyük mirası sanırım gönül rahatlığı. Bir başını yastığa koyabilmek meselesi.
Ve evet, hâlâ geç değil. Geriye kalan az ama kıymetli. Bir tebessüm, bir özür, bir helâlleşme... Hayat kısa, biz ise hâlâ birbirimize uzun uzun susuyoruz.
Ya sizce?.. Hayatın üçte biri hâlâ önünüzdeyse, ona neyle devam etmeyi düşünüyorsunuz?
Yorumlar
Kalan Karakter: