Yorgunluk Çağında İnsan: Tükenen Anılar, Arafta Kalan Duygular
Modern insanın gündelik hayatı, kibrit alevi kadar kısa süreli ve çabuk sönen tepkilerle örülüdür. Sözler, ilişkiler, özlemler ve sevgiler; hızın ve tüketimin tahakkümü altında anlamını yitirirken, takvim yaprakları gibi insanlar da sessizce eskimektedir. Geriye kalan ise yaşanmışlıktan ziyade tükenmiş anılardır. Bu anılar ne tam bir hatıra, ne de sahici bir tecrübedir; daha çok unutulmaya terk edilmiş kırıntılar gibidir.
Yıllar geçmesine rağmen sorunların ve soruların değişmemesi, insanın duyarsızlığa sığınmasını neredeyse meşru kılmıştır. Sürekli yinelenen hayat mücadelesi, bireyin kendini koruma refleksi olarak duygusal yalıtım üretmesine yol açar. Bu yalıtım, başlangıçta bir savunma mekanizması gibi görünse de zamanla kişinin kendisine tanıdığı tek “lüks” hâline gelir: hissetmemek. Böylece sıradanlaşmış serzenişler, derin bir anlam arayışının değil; yorulmuş bir bilincin dışavurumu olur.
“İnsan dağılmadan toplanmaz” sözü, geleneksel bilgelikte bir olgunlaşma vaadi taşır. Ancak çağımızda bu dağılmanın çoğu zaman bir toparlanmaya evrilmediği görülmektedir. Zaman, dağılmış bireyin ya daha fazla parçalandığını ya da yalnızlığın steril örtüsüne bürünerek görünmezleştiğini göstermektedir. Bu örtü altında her şey yolundaymış gibi yapılır: Kimse konuşmasın, kimse hatır sormasın, kimse dert anlatmasın… Aile içi iletişimin dahi asgariye indiği bu atmosferde, tahammül bir erdem olmaktan çıkıp nadir bulunan bir meziyet hâline gelir.
“Kaliteli zaman” kavramı, tıpkı yerine konabilecek maddi nesneler gibi düşünülür: Tuz biterse alınır, şeker eksilirse tamamlanır. Oysa insanın duyguları deforme olduğunda bu eksiklik telafi edilebilir değildir. Psikolojik destek, hastalık deneyimi ya da sevilen birinin kaybı, bireyi yeniden hayata tutunmaya zorlar. Bu tutunuş, çoğu zaman acı bir lezzeti ilk defa tatmak gibidir. İnsanı olgunlaştıran şeyin tekrar tekrar acı olması, paradoksal ama öğreticidir; zira acı, modern insanın hâlâ kaçamadığı son hakikattir.
İnsan türü, duygusal geçişler karşısında şaşırtıcı derecede dayanıklıdır. Kendine olan güveni tükeniyor gibi görünse de aslında insan, kendine dönerken “ben” olduğunun bile farkına varmadan yeni bir benlik inşa eder. Ne var ki hayat, yalnızca kurallar üzerinden yaşandığında zihin, varoluşun merkezinden itilmiş bir yedek oyuncuya dönüşür. Bu noktada nasihatler anlamsızlaşır: “Sohbet edin, tebessüm edin, iletişim kurun” demek, eksik olanı tamamlamaz. Çünkü mesele davranış değil, ontolojik bir boşluktur.
Sanki dünyada milyonlarca insan aynı eksik parçayı aramaktadır. Bir manzaranın içindeki unutulmuş fırça darbesi gibi; yemeğin tadını belirleyen ama adını bilmediğimiz bir baharat misali… Eksikliğin ne olduğunu tam olarak tanımlayamıyoruz; fakat yokluğunu derinden hissediyoruz. Bu belirsizlik, modern çağın en karakteristik ruh hâlidir.
“Âhir zaman”, “modern dünya”, “teknoloji çağı” gibi kavramlar, sorunu isimlendirmemize yardımcı olsa da çözümü açıklamaz. Ortada sürekli çözülmesi gereken bir problemler zinciri vardır. Sevdiklerimiz artık “en” değildir, nefret ettiklerimiz de kesinleşmiş değildir. Duygular arafta kalmıştır. Bu arafta, etrafa sıçramış yanardağ lavları gibi acıyan ve yanan yerlerimiz vardır: cevabı olmayan sorular ve sorusu olmayan cevaplar…
Yorgunluk ile suskunluk arasındaki bu sessiz savaş, küresel ölçekte yaşanmaktadır. İnsanlık adeta beyaz bayrak sallamakta, duygusal bir ateşkes talep etmektedir. Ancak fark edilmesi gereken asıl tehlike şudur: Duygular ölürken, bu ölümün ciddiyetini düşünecek zihinsel enerjimiz dahi kalmamıştır. “Dirilere özenen ölüler” gibiyiz; oysa ortada gerçekten diri olan da yoktur. İnsan etten ve kemikten ibaret olsaydı bu tükeniş tolere edilebilirdi. Lakin ruh öldüğünde, kaşın, gözün, dilin bir anlamı kalmaz.
Bu bağlamda çağımızın temel krizi ekonomik, teknolojik ya da politik değil; ruhsal ve varoluşsaldır. İnsan, hayatta kalmayı öğrenmiş fakat yaşamayı unutmuştur. Ve belki de asıl soru şudur: Eksik olan parçayı bulmak mı daha zordur, yoksa onu arama cesaretini yeniden kazanmak mı?
Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun her daim...
Yorumlar
Kalan Karakter: