Söze nereden başlayacağımı bilemediğim bir yazı yazıyorum; çünkü “insanlık hâli” dediğimiz o tevazu merkezli duygular üzerine söylenecek çok şey var. Günümüzde insanlar birbirlerini belirli kalıplara sığdırma eğiliminde. Beklenen kişiye uymadığınızda, sizi insanlıktan dahi dışlayacak kadar sert hükümlere varılabiliyor. Ne kadar iyi, sabırlı ya da yapıcı olursanız olun, fikirlerinizi yanlış bulan birileri mutlaka çıkacaktır. Görünen o ki insanlık, tarihinin en nankör dönemlerinden birini yaşamaktadır.
İyilik, karşılık beklemeyen bir eylemdir; fakat saygı ve zarafet beklentisi insan ilişkilerinde asgarî düzeyde zorunludur. Buna rağmen iyiliğin bir görev gibi algılanması ve iyilik yapan kişinin kendisini kötü hissetmesi düşündürücüdür.
Toplumsal yaşam alanları adeta birer arenaya dönüşmüş; herkesin sesi yüksek, öfkesi hazır hâle gelmiştir. Çalışandan müşteriye, öğrenciden eğitmene, hastadan doktora kadar tüm ilişkilerde gerilim artmaktadır. Kötü duyguların meziyet gibi övülmesi ise en tehlikeli kirliliği doğurur: haya kirliliği.
“İnsanlık hâli olabilir” diyerek meşrulaştırdığımız pek çok davranış aslında insanlığın özüne aykırıdır. İnsanlık hâli masumdur; incitmez, menfaati insanlığın üstüne koymaz. Aksi hâlde iki kelimenin ardına gizlenen büyük bir yok oluş başlar. Bugünün toplumsal atmosferi de tam olarak bu gerçeği yansıtmaktadır.
Her sözün altını kalın çizgilerle çizerken, o sözün kendi terazimizde tartısını yapmadan konuşuyoruz. Herkes kendini kusursuz, haklı ve en yüksek sesli sanıyor. Oysa duyguları zedeleyerek kazanılan her zafer, Mevlânâ’nın ifadesiyle, “ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” hakikatine yaklaşamaz.
En İyi Olmaya Çalışmayın
Modern insanın temel yanılgılarından biri, hayatı sürekli bir yarış alanı olarak görmesidir. Rekabetin üretkenliği artırabileceği açıktır; ancak zorunlu bir yaşam pratiğine dönüştüğünde bireyin ruh bütünlüğünü aşındıran bir baskı unsuru hâline gelir. Günümüzde bireyler, kendilerini başkalarıyla kıyaslama zorunluluğunu adeta içsel bir emir gibi taşımaktadır. Oysa gösteriş ve alkışla elde edilen başarılar kalıcı değildir; yüreğe dokunmayan hiçbir zafer gerçek bir fethin kapısını açmaz.
İnsanlar, dış dünyayı izlemekten kendilerini tanıma kapasitesini kaybetmiş durumdadır. Kendine duyduğu hayranlık patolojik bir hâle gelmiş bireyler çoğalmakta; menfaat ilişkilerinin doğal görülmesi “her yol mubahtır” algısını yaygınlaştırmaktadır. Bu durum, duyguları değersizleştiren ve sonuçları ağır olan bir toplumsal çarpılmaya yol açar. Sanki ölümsüzlüğe erişmişiz gibi davranan bir toplum hâline gelmemiz, geçicilik gerçeğini unuttuğumuza işarettir.
İnsanlar arasında görünmez ama şiddetli bir savaş sürmektedir. Bu savaşın en üzücü tarafı, bireylerin kendilerini “âhiret yolcusu” olarak görmekten uzaklaşmış olmasıdır. Gerçekten okuyor olsak, okuduğumuzu gerçekten anlasak; bu kadar hoyrat, gözü kara ve merhametten uzak bir şekilde birbirimizi tüketmemiz mümkün olmazdı.
Ey gönül, unutma ki insanın en büyük yarışı başkalarına karşı değil, kendi nefsinedir.
Kibrin ateşi, gönlün nurunu söndürür; gösterişin gürültüsü, hakikatin sesini bastırır.
Hakikat, kalabalıkların alkışında değil; Rabbine eğilen bir yüreğin sessizliğindedir.
En iyi olmaya değil, en güzel kul olmaya çalış; çünkü sonunda kazananlar değil, arınanlar huzura erer.
Ve bil ki: İnsanın kıymeti, gönül kırmadığı anlarda büyür; gönül onardığı anlarda ise ebedîleşir.
Yorumlar
Kalan Karakter: