Paranın açamadığı kapı yoktur cümlesi, uzun yıllar ahlâkî itirazlarla karşılanmış olsa da, bugün yaşanan çağ bu yargının doğruluk payını acı bir biçimde görünür kılmaktadır. Parasız huzur olmaz gerçeği kulağa hoş gelmese de, artık “iki gönül bir olunca samanlık seyran olur” anlayışı hayatın reel şartlarında karşılık bulmamaktadır. Huzur, romantik bir temenni olmaktan çıkmış; ekonomik, sosyal ve siyasal koşulların belirlediği kırılgan bir denge hâline gelmiştir.
Huzur, belki de insanın en çok arzuladığı ama en az tarif edebildiği duygudur. Uzun zamandır beklenen bir hâl midir, yoksa insanoğlu fazla mı istemektedir? Ya da olması gereken kadarını mı talep etmektedir? “Sadece huzur” denildiğinde, aslında ne istendiği çoğu zaman net değildir. Çünkü huzur, soyut bir kavram gibi sunulsa da, somut şartlar içinde var olabilir.
Elindekilerle mutlu olmak, beklenti içine girmemek çoğu zaman “asgari huzur” olarak tanımlanır. Ancak bu tanım, seçeneklerin varlığı hâlinde anlamlıdır. İnsan hayatını sürdürmek adına rutin dışına çıkamadığında, durağanlık zamanla yetersizlik ve anlamsızlık hissine dönüşür. Yoğun emek verilen bir işin karşılığını almak, aileyle nitelikli zaman geçirebilmek, kısa da olsa bir dinlenme veya tatil planı yapabilmek, insani ve meşru beklentilerdir. Bunları “lüks” olarak nitelemek, insan hayatını asgari seviyeye mahkûm eden bakışın bir sonucudur.
Günümüz modernlik anlayışına yetişme çabası, kronik bir yorgunluk üretmektedir. Ancak insanı asıl yoran şey işin kendisi değil; sıkışmış, hızlandırılmış ve robotlaşmış bir yaşam biçimidir. Uzun çalışma saatleri, güvencesiz istihdam ve sürekli yetişme hâli, bireyi yalnızca fiziksel olarak değil, varoluşsal olarak tüketmektedir. İnsan, olmak istediği hayata uzaktan bakmakla yetinir; bu mesafe mutsuzluk ve kaygıyı besler.
Asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı bir çağda, “kanaat” ve “sabır” söylemleri siyasal bir dile dönüşmektedir. Bu söylem, yapısal eşitsizlikleri görünmez kılarak sorumluluğu bireyin vicdanına yükler. Yoksulluktan erdem üretme çabası, ekonomik adaletsizliğin üzerini örten ideolojik bir perde işlevi görür. Böylece huzursuzluk, sistemsel bir sorun olmaktan çıkarılıp bireysel bir yetersizlik gibi sunulur.
Birçok insan hayatı boyunca tatile gidememiş, ailesiyle dışarıda bir yemek dahi yiyememiştir. Buna rağmen bu insanlardan “mutluluk pozu” istenmiştir. Mutluluk, yaşanan bir hâl olmaktan çıkmış; sergilenmesi gereken bir performansa dönüşmüştür. Bu durum, modern toplumun en incelikli şiddet biçimlerinden biridir. İnsan, geçim derdiyle meşgul tutuldukça düşünmeye, sorgulamaya ve talep etmeye daha az vakit bulur.
Menfaat ilişkilerinin sıradanlaştığı bu düzende, birey yalnızca ekonomik olarak değil, düşünsel olarak da kuşatılır. Zamanla kendi fikirlerinden, değerlerinden ve özünden uzaklaşır. Susmak, uyum sağlamak ve idare etmek bir hayatta kalma stratejisine dönüşür. Asgari huzur, bu noktada bir hak değil; tahammül edilebilir bir seviye olarak sunulur.
Oysa huzur, bireysel bir lütuf değil, kamusal bir meseledir. İnsan onuruna yakışır bir yaşam için ekonomik güvence, nitelikli zaman ve anlamlı ilişkiler birer lüks değil, temel gereksinimlerdir. Gerçek huzur, yalnızca bireyin iç dünyasında aranamaz; adil politik tercihler ve insanı merkeze alan bir sosyal düzenle mümkündür. Aksi hâlde huzur, çoğunluk için vaaz edilen; azınlık için yaşanan bir ayrıcalık olarak kalmaya mahkûm olur.
Yorumlar
Kalan Karakter: