Takvim değil, vicdan değişmeli , her yeni yıl insanlığın kendisiyle yaptığı sessiz bir muhasebedir.
Takvim yaprakları değişirken asıl soru şudur: İnsanlık bir adım ileri gidebildi mi? 2025’ten 2026’ya geçerken elimizde kalan, yalnızca geçen zaman değil, biriken kırılmalar, derinleşen yaralar ve cevapsız sorulardır.
2025 yılı savaşların sıradanlaştığı, doğal afetlerin kader diye kabullenildiği, kadın cinayetlerinin istatistiklere indirgendigi, uyuşturucunun bir gençlik problemi olarak normalleştirildiği bir yıl olarak hafızalara kazındı. Sanatın dahi mahremiyetini yitirdiği, edebiyatın teşhirle yarıştığı, sanal dünyanın insan onurunu metalaştırdığı bir dönemden geçtik. Boşanmalar, aldatmalar ve en trajik olanı, kendi ailesini, eşini ve özel hayatını ekonomik kazanç uğruna sergileyen bireyler, ahlaki çözülmenin görünür yüzü hâline geldi.
Bu tablo karşısında yükselen insanlık bitti serzenişleri, aslında bir yorgunluğun ifadesidir. 2025, menfaatin değerle, görünürlüğün ahlakla yarıştığı, çok şey yaşanmış ama az şey öğrenilmiş bir yıl olarak kayda geçti.
Her yılbaşı, toplumsal eşitsizliklerin en görünür olduğu zaman dilimlerinden biridir. Bir yanda kutlamalar, tatiller, ışıklı sofralar , diğer yanda kutlamak isteyip de imkân bulamayan, takvimde yalnızca bir yaprağın eksildiğini hisseden insanlar…
Yeni yıl, herkes için aynı heyecanı taşımıyor. Ancak insan ruhu umuda muhtaçtır çünkü umutsuzluk, yaşamanın en ağır yüküdür , umut insanlığın hâlâ vazgeçmediğinin işaretidir ve bâkidir.
Teknolojik gelişmeler ise çarpıcı bir tezat sunmaktadır.
Yapay zekâların, robotların, uzay programlarının konuşulduğu bir çağda; hâlâ bacası tütmeyen evler, ayağında ayakkabısı olmayan çocuklar, öğretmensiz okullar vardır. Gecekondudan lüks villalara bakan gözlerin aynı şehirde buluşması, yalnızca ekonomik değil, vicdani bir uçuruma da işaret eder. Kültürel olarak güçlü, tarihsel olarak derin bir millet olmamıza rağmen komşusunu tanımayan şehirleşme anlayışı, insanı merkeze almayan modernlik algısı ciddi bir çelişkidir. İnsanlık bitti demek modern bir tespit değil, insanlık dışı bir kabulleniştir.
2026’dan beklentilerimiz büyük, fakat çoğu zaman pasiftir. Klavye başında ahkâm kesen, emeği küçümseyen, çalışmadan kazanmayı meşrulaştıran bir kültür inşa edildi.
“Fenomenlik” adı altında özel hayatın ifşası normalleşti.
Bu görünürlük ekonomisinin görünmeyen bedeli ise ağırdır
Başkalarının hayatlarına özenerek kendi hayatından utanan, linklerle pazarlanan mutluluklara inanıp depresyonla baş başa kalan bir toplum.
Bir diğer vicdan yarası ise hâlâ kanamaktadır SMA hastası çocuklar. Devlet politikalarının, küresel ilaç tekellerinin ve sosyal dayanışmanın yetersiz kaldığı bu alanda, ebeveynler hâlâ yardım kampanyalarıyla çocuklarının hayatını satın almaya çalışmaktadır. Bu, modern dünyanın en büyük ahlaki sınavlarından biridir.
2026’ya hoş geldin derken beklentimiz, yalnızca ekonomik ya da teknolojik bir ilerleme olmamalıdır asıl beklenti insani bir diriliştir. Modern olmak yerine merhametli, Müslüman görünmek yerine imanlı, güçlü olmak yerine adil olabilmektir.
Çünkü takvim değişebilir, ama vicdan değişmedikçe hiçbir yıl yeni değildir.
Yeni yıl, yeni bir sayıdan ibaret olmasın. İnsan, insana yeniden insan gibi bakmayı öğrensin.
Ve umut…
O hâlâ elimizde.
Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun her daim...
Yorumlar
Kalan Karakter: