Sosyal medyada bir gülüş uğruna çocukların küçücük yüzlerini “meze” hâline getiren bir çağdayız.
Bir çocuğun mahremiyeti, birkaç saniyelik ilgi için hoyratça harcanıyor.
Gülüşleri tüketiliyor, acıları paylaşılıyor, suskunlukları sıradanlaştırılıyor.
Artık mesele yalnız çocukların değil; bu toplumun vicdanının yetim kalmasıdır.
Sokakların karanlığına sızan çığlıkları kimse duymuyor.
Tacize, tecavüze, fiziksel şiddete uğrayan çocuklar;
kimsenin adım atmadığı odalarda, komşuların üç maymunu oynadığı sokaklarda kaybolup gidiyor.
Ve bazen en büyük yara, bizzat aileden geliyor:
Sevginin yerini öfkenin aldığı, korumanın yerini ihmalin sardığı evlerde büyüyen çocuklar…
Annesi hayatta ama anne değil; babası hayatta ama baba değil.
Aile denilen çatıdan sıcaklık yerine yalnızlık damlıyor.
Küçücük bedenlerle uyuşturucu batağına sürüklenenler var.
Unutmak için nefesini zehre boğan, hatırlamamak için gökyüzünü unutan çocuklar…
Oyun oynaması gereken eller, soğuk betonlara yaslanıyor.
Ağlaması gereken gözler, acının alfabetisini ezberliyor.
Bir de çalıştırılan, dilendirilen, trafik lambalarında rüzgârla titreyen çocuklar var.
Ayakkabısına su dolmuş, sırtına kader yüklenmiş…
Her biri, çocukluğun en erken yaşta yağmalandığı bir ülkenin acı fotoğrafıdır.
Ve biz hâlâ “çocuklar geleceğimiz” demeye devam ediyoruz.
Oysa gelecek, tam da bu çocukların yitip gittiği yerde kırılıyor.
Çocuğunu koruyamayan bir toplum, aslında kendi istikbalini mezara gömüyordur.
İdam Cezası: Bir Toplumun Son Çığlığı
Bunca acının ortasında toplumun idam cezasını talep etmesi, şiddetin değil;
adaletin yokluğunun çığlığıdır.
Çocukların canı yanarken verilen iyi hâl indirimleri,
failin kravatı, mağdurun sessizliği, sistemin körlüğü…
Her biri, bir milletin kalbinde derin bir yaranın tuzu olur.
Adalet geciktiğinde suç büyür, suç büyüdüğünde vicdan küçülür.
İdam talebi bir öfke değil, bir çaresizlik feryadıdır artık.
Çünkü bazı suçlar vardır ki insanın aklına sığmaz;
Bazı suçlar vardır ki failin yaşamı, mağdurun ölümden beter hâlidir;
Bazı suçlar vardır ki yalnız bir çocuğun değil, bir toplumun onurunu parçalar.
Toplum, “Bir daha asla yaşanmasın!” diye haykırıyor aslında.
Bir daha hiçbir çocuk karanlık bir merdiven altında ağlamasın diye;
Bir daha hiçbir yavru yabancı bir elin gölgesinde titremesin diye;
Bir daha hiçbir anne, toprağa düşen evladının ardından yırtınmasın diye.
Evet, hukuk teorileri tartışılır;
Evet, insan hakları çerçeveleri konuşulur;
Ama bir çocuğun hunharca katledilişi, bir milletin vicdanını teorilerden daha derinden sarsar.
Ve bazen en sert ceza, toplumun kendini ayakta tutabilmesi için son siper olur.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na Çağrı: Çocukların Sessizliğine Kulak Verin
Bu ülkenin çocukları susuyor Bakanlık…
Kimi korkudan, kimi utanmaktan, kimi de kimse inanmaz diye.
Suskunluk büyüdükçe karanlık büyüyor, karanlık büyüdükçe çocuklar kayboluyor.
Aile denilen çatı çökünce, devletin şefkati devreye girmeli.
Ama bugün binlerce çocuk,
– sevgisiz evlerin içinde,
– sokakların ortasında,
– merdiven boşluklarında,
– sosyal medyanın hoyrat ellerinde,
– uyuşturucunun soğuk nefesinde,
– dilendirildiği köşe başlarında kayboluyor.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na düşen görev, yalnızca bir kurumun değil;
bu milletin vicdan yükünün yönetimidir.
Artık geçici projeler değil, kalıcı dönüşümler gerekiyor:
– Güçlü bir çocuk koruma sistemi,
– Sahada aktif ve nitelikli uzmanlar,
– Aile içi krizlere erken müdahale,
– Uyuşturucuya sürüklenen çocuklar için acil ekipler,
– Dilendirilen çocuklar için sıfır tolerans,
– İstismar mağdurları için hayat boyu takip ve destek…
Her sayı bir hayat, her istatistik bir yüz, her vaka bir dünya…
Ve her gecikme, bir çocuğun daha karanlığa gömülüşü demek.
Bakanlık duymalı;
Devlet korumalı;
Toplum görmeli;
Çünkü çocuklar bu ülkenin en kırılgan emaneti, en temiz nefesi, en haklı geleceğidir.
Bir ülkenin gücü, çocuklarını koruma kudretiyle ölçülür.
Eğer bugün onları koruyamazsak, yarın hiçbir yasa, hiçbir başarı, hiçbir inşa bizi ayağa kaldıramaz.
Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun her daim.
Yorumlar
Kalan Karakter: