Toplumun dikkatini daha çok akran zorbalığı, sosyal baskı ve çevresel dayatmalar çekmektedir. Buna karşılık, aile bağlarının gölgesinde varlığını sürdüren akraba zorbalığı çoğu zaman görünmez kalmaktadır. Hâlbuki insanın en derin yaraları, çoğu zaman en yakınından gelen söz ve davranışların neticesinde oluşur.
Akraba zorbalığı açık çatışmalarla sınırlı değildir. Sürekli kıyaslanmak, başarıların görmezden gelinmesi, yapılan iyiliklerin değersizleştirilmesi, küçümseyici tutumlar ve bitmek tükenmek bilmeyen eleştiriler bu zorbalığın en yaygın tezahürleri arasındadır. Bu durumun yıpratıcı tarafı, saldırının yabancıdan değil, güven duyulması beklenen kişilerden gelmesidir.
Günümüzde bireyler fikir alışverişine açık olduklarını ifade etseler de uygulamada farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. İstişare kültürü giderek zayıflarken, dinlemekten çok hüküm vermeye dayalı bir anlayış yaygınlaşmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak farklı düşünceler tehdit, eleştiriler ise düşmanlık olarak algılanabilmektedir.
Aile ve akrabalık ilişkileri de bu dönüşümden etkilenmektedir. Takdirin yerini rekabetin, paylaşmanın yerini kıyaslamanın, samimiyetin yerini menfaat hesaplarının aldığı ortamlarda güven duygusu zedelenmektedir. İnsan tabiatı ise en çok yakınlarından destek görmeye ihtiyaç duyar. Beklenen desteğin yerini sürekli yargılanma hissi aldığında, ilişkiler zamanla anlamını kaybetmeye başlamaktadır.
Mesafe Koymanın Ahlâkî Sınırı
Akrabalık bağları dinî ve kültürel açıdan korunması gereken değerler arasındadır. Bununla birlikte, bireyin ruhsal bütünlüğünü tehdit eden, ahlâkî ve manevî gelişimine zarar veren ilişkilere sınırsız biçimde katlanması gerektiği yönünde bir hüküm de bulunmamaktadır.
İslâm tarihi incelendiğinde, hakikat mücadelesi veren şahsiyetlerin en ağır sınavları zaman zaman en yakın çevrelerinden gördükleri dikkat çekmektedir. Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) karşı en sert muhalefetlerden birini öz amcası Ebû Leheb göstermiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de anlatılan Hz. Yusuf kıssası ise kardeş kıskançlığının insanı hangi noktalara sürükleyebileceğini gözler önüne sermektedir.
Bu örnekler, kan bağının tek başına fazilet ölçüsü olmadığını göstermektedir. Yakınlık; adalet, merhamet, hürmet ve muhabbet ile anlam kazanmaktadır.
Teşekkür ve Özür Kültürünün Kaybı
Toplumların medeniyet seviyesi yalnızca ekonomik veya teknolojik gelişmişlikle ölçülemez. İnsan ilişkilerinin niteliği de en az bunlar kadar önemlidir.
Teşekkür etmek, bir iyiliğin farkında olunduğunu göstermenin en zarif biçimidir. Özür dilemek ise kişinin kendi kusuruyla yüzleşebilecek olgunluğa sahip olduğunu ortaya koyar. Her iki davranış da karakterin dışa yansıyan tezahürleri arasında yer alır.
Bilgi sahibi olmak, yüksek eğitim almak veya önemli makamlara ulaşmak insana değer katabilir; ancak vefa duygusundan mahrum bir hayatın toplumsal karşılığı oldukça sınırlıdır. İnsanların emeğini görmezden gelen, kırdığı gönülleri onarmaya ihtiyaç duymayan bir anlayış, ne kadar başarılı görünürse görünsün ahlâkî açıdan eksik kalacaktır.
Kalenin İçten Yıkılışı
İnsan huzuru öncelikle kendi çevresinde arar. Saygıyı, aidiyet hissini ve güven duygusunu en yakınlarından görmek ister. Buna rağmen birçok kişi, akrabaları arasında bulamadığı anlayışı ve samimiyeti yabancılar arasında bulduğunu ifade etmektedir.
Bu tablo bireysel bir kırgınlığın ötesinde, toplumsal yapıya ilişkin önemli bir soruna işaret etmektedir. Zira toplumun temelini aile, ailenin temelini ise güvene dayalı ilişkiler oluşturmaktadır. Temelde meydana gelen aşınmalar zaman içerisinde bütün yapıyı etkilemektedir.
Hasedin takdirin önüne geçtiği, rekabetin dayanışmayı gölgelediği ve menfaatin samimiyetin yerine geçtiği ilişkilerde gönül bağlarının zayıflaması kaçınılmazdır. Böyle dönemlerde insanlar kalabalıklar içerisinde bulunmalarına rağmen yalnızlık hissi yaşamaktadır.
Akrabalık yalnızca ortak bir soy geçmişini paylaşmak değildir. Gerçek akrabalık, zor zamanda yanında durabilmek, başarı karşısında içtenlikle sevinebilmek ve insan onuruna yakışır bir hürmeti muhafaza edebilmektir.
Amine Çalışkan
Yorumlar 1
Kalan Karakter: