Yine o gün geldi çattı. 23 Kasım… Her seferinde yüreğimde bir “SANCI” duyarım, her seferinde dilime bir kutlu isim gelir, sessiz bir çığlık gibi dökülür iki dudağımın arasından: Dursun Önkuzu…
Anlatılır mı? Yazılır mı? Bilmem ama dün gece ellerim titreyerek iki satır yazı döküldü kalemden Dursun Ağabeyime.
Kahpe ellerde yiğitçe can vermişti, şahadete ermişti ağabeyimiz. Toplanmıştı soğuk betonun üstündeki cansız bedeninin çevresine insanlar. O insanlar halen toplanmakta, büyümekte yiğit ağabeyimizin çevresinde. O an bir kor düşmüştü sevenlerinin kalbine. O kor halen ilk günkü yakıcılığıyla duruyor yüreğimizde. Kürşad misali ölmüştü ama yenilmemişti. Aradan onca yıl geçmesine rağmen bugün binlerce kardeşinin kalbinde hissediliyorsa yokluğunun acısı, hala yenilmedi demektir. Allah’ın izniyle yenilmeyecektir de.
İçimden bir ses; seni biliyor, görüyor, duyuyor diyor Dursun Ağabeyim. O an bir sıcaklık sarıyor bedenimi. Fakat hemen buz kesiyorum ardından korkuyla, “acaba Dursun Ağabey’e layık bir kardeş olabildim mi?” diye. Bilmem başkaları da hissediyor mu benim hissettiğimi? Ardından uçuşuyor Fatihalar kalbimden ağabeyime, ağabeylerime…
Yine o gün geldi çattı. 23 Kasım… Her seferinde yüreğimde bir “SANCI” duyarım, her seferinde dilime bir kutlu isim gelir, sessiz bir çığlık gibi dökülür iki dudağımın arasından: Dursun Önkuzu…
Ben razıyım ondan ve bilirim Rabbim de ondan, onlardan razıdır. Belki göremedim yüzünü, öpemedim elini bir kardeş sıcaklığıyla, çınlamadı sesi kulaklarımda. Ama olsun, dedim ya ağabeyim o benim, bizim ağabeyimiz…
Yine her seferinde olduğu gibi kaldıralım ellerimizi Yaradan’a doğru. “Biz razıyız ondan ey Rabbim! Sende razı ol diyelim.” Yine yükselsin Fatihalar, Yasinler yüreğimizden semâya. Yine yakaralım Rabbimize onu, onları cennetine koy diye.
Çünkü ağabeyim o benim, bizim ağabeyimiz…