Son günlerin popüler tartışma konularından olan “Başkanlık Sistemi” önümüzdeki günlerde de gündemi meşgul edeceğe benziyor. Kimine göre yaşanan terör olaylarının ve artarak devam eden ekonomik belirsizliğin çözümü olarak gösterilen “Başkanlık Sistemi” kimine göre de tartışılmasıyla dahi bu sorunların çıkış kaynağı.
Bahsi geçen “Başkanlık Sistemi” nedir? Bu model ne gibi idari ve sistemsel değişiklikleri içinde barındırıyor? Bunları bilmemiz mümkün gözükmüyor. Çünkü ortada bu konuyla ilgili yorum veya eleştiri yapanların tarafsız yorumlarda bulunduğu söylenemez. Bunu çok açık bir şekilde söyleyebiliyorum. Maalesef isminin başında süslü unvanlar barındıran şahsiyetler dahi “siyasi ikbal arayışı” içinde olduklarını belli ediyorlar. Bir hususu daha belirtmeden geçemeyeceğim. Adı “başkanlık” olan sistemlerle yönetilen ülkeleri temel alarak bir yorumda bulunmanın da eksik olacağını düşünüyorum. Sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi ve coğrafi şartlar başta olmak üzere birçok belirleyici unsuru yok sayarak hamasi söylemlerle yorumda bulunmak samimiyetten ve inandırıcılıktan çok uzak.
Pekâlâ, aslında tartışılması gereken nedir? Gelecekte bu hususla ilgili doğrudan karar merci olacağı gözüken aziz milletimizin tartışması gereken husus nedir? Bence tartışılması gereken husus “Başkanlık Sistemi” değildir. Çünkü bir takım çevreler tarafından arzulanan sistemin klasik manada bir “başkanlık sistemi” olmadığı ortadadır. O yüzden bu işin ismini koymak gerekiyor.
Tartışılması Gereken Husus “Başkanlık Sistemi “ Değil “AKP’nin Başkanlık Sistemi”dir.
En basit tabirle tartışılması gereken hususun “AKP’nin Başkanlık Sistemi” olması gerektiğini düşünüyorum. Esasında istenen sistemi “tek adamlık” olarak tanımlayacak da değilim. İktidar partisinin derinlerinin açıklamalarına ve verdiği suflelere bakılırsa başkanlık sisteminden kastın daha farklı olduğu ortada. Geçtiğimiz günlerde medyaya yansıyan bir demeç ise aslında işin boyutunun birilerinin “özerklik” taleplerini de karşılayacak bir boyuta geldiğinin itirafı niteliğinde. Bu açıklamanın sahibi AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu. Açıklamasının bir bölümünde yer alan “Bizim büyükşehir yasası da özyönetimi güçlendiren bir modeldi. Bu yetersiz bulunabilir.Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'na şerh koyduğumuz bir kaç madde var. Onları da kaldıralım. Veyahut dünyadan başka örnekler de olabilir. Her talep doğrudur ya da karşılanacak diye bir şey yok. Ama demokratik özerklik de tartışılmalı, başkanlık sistemi de tartışılmalı, özerklik de -eğer birilerinin böyle bir talebi varsa- demokratik zeminde tartışılmalı.” ifadeleri kimlerine göre gayet normal açıklamalar olarak görülebilir. Ben öyle düşünmüyorum. Büyükşehir Belediye Kanununun TBMM’ye indirildiği günden çıkartıldığı son güne kadar tüm süreçlere şahitlik etmiş birisiyim. Siyasi partilerin uyarılarını veya önerilerini de kulakları ile duymuş, gözleri ile görmüş birisiyim. Gördüklerim ve duyduklarım tutanaklarda da mevcut zaten. Özellikle MHP’nin “ Bu kanun PKK adına “özyönetim” çağrısı yapanları, “özerklik” çığırtkanlarını cesaretlendirecek. Terör örgütünün şehirlerde yapılanması, mühimmat depolaması, kendisine yandaş toplaması daha da kolaylaşacak. Bu kanun federal sistemin zeminini hazırlıyor, bu durum ülkenin bütünlüğünü riske atan bir kanun tasarısıdır.” uyarılarını da çok iyi hatırlıyorum. Diğer yandan CHP’nin muhalefetini de görmezden gelemeyeceğim. Ama; CHP’nin bazı milletvekillerinin, kanunun İçişleri Komisyonunda görüşülmeye başladığı ilk günlerde “Valiyi de halk seçsin.” söylemini içinde barındıran konuşmalarını da hatırlatmam lazım. Sonrasındaki muhalefetlerine, kendi açılarından bakıldığında, söylenecek bir şey yok.
Tüm uyarılara rağmen, bu kanunda AKP iktidarının o dönemde neden ısrar ettiğini AKP’nin Diyarbakır Milletvekilinin geçtiğimiz günlerdeki bu açıklamasıyla anlamak artık daha mümkün gibi gözüküyor.
İnsan düşünmeden edemiyor. Gerçekten “Oslo Görüşmeleri” olarak basına sızan görüşmelerde AKP iktidarı tarafından PKK’ya özerklik sözü mü verilmişti? Bu sorunun cevabı sorunların kaynağının adresiyle aynı olsa gerek!
Başkanlık dedik… Sayın vekil konuşmasında “demokratik özerklik de tartışılmalı, başkanlık sistemi de tartışılmalı, özerklik de -eğer birilerinin böyle bir talebi varsa- demokratik zeminde tartışılmalı.” ifadelerini de kullanmış. Demokratik zeminden kastı sanırım “çözüm” olarak adlandırılan sürece tekrar dönülmesi olsa gerek. Bu sürecin, meşruluğunun tartışılacağı TBMM’de sürdürülecek bir süreç olarak karşımıza çıkacağını sanmıyorum. Diğer yandan Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Çözüm süreci konusundaki hassas, bir o kadar da sert açıklamalarını da unutmadık. Ama gözüken o ki “AKP’nin Başkanlık Sistemi”ne giden yolda “çözüm sürecinin” yeniden gündeme geleceği kuvvetli bir ihtimal.
Bu asla bir niyet okuma değil. AKP ‘nin politikalarını belirleyen “derinler” şimdiye kadar defalarca zik-zak çizen bir usul kullandılar. Sanıyorum ki yine bu usulle karşılaşacağız. Bu usulü merak edenler 1 Ağustos 2009 yılında Dönemin Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın Polis Akademisinde başlattığı “çözüm” sürecinin nasıl seyir aldığını bir kez daha hatırlasınlar.
Pekâlâ nedir bu kadar önemli olan “AKP’nin Başkanlık Sistemi”? Nasıl bir şeydir? Yazının başında da ifade ettiğim gibi ortada somut bir şey yok. Ama korkulan; yönetim sisteminin değişmesinden ziyade Türkiye’nin sosyal, siyasi ve ekonomik kutuplaşmasının artarak devam etmesidir. Acaba AKP, sonunda daha çok kan akmış ve akmaya devam ediyor olsa da “Kan akmasın (?)” diye başlattığı ve sonunda, kendisinin de kabul ettiği, “terörü daha da güçlendiren” çözüm sürecine sırf başkanlık uğruna tekrar sarılacak mı? Yani özetle terörle müzakereler yeniden başlayacak mı? Zamanını bilemiyorum ama korkarım ki evet.
Nihayetinde istikrarsızlığı “istikrarın” beslediği bir süreçte olduğumuz ortada. Özellikle güvenlik güçlerimizi demoralize eden bu “istikrarlı istikrarsızlık” devam etmez diye umuyorum. Diliyorum ki terörle mücadele konusundaki “kısa dönemli istikrar” sürdürülebilir. Burada MHP’nin verdiği desteğin de önemli olduğunu hatırlatmakta fayda var. Şimdiye kadar “çözüm ve başkanlık” konusundaki öngörüleri eksiksiz bir şekilde doğru çıkan MHP’nin ve Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı uyarıları hatırlamamak, hakkını teslim etmemek olmaz. Ülkenin bir bölümünü adeta savaş alanına çeviren “terörizmi” kökünden temizlemek için hazır bu destek de varken AKP’nin fırsatı iyi değerlendirmesi gerekiyor. Her ne kadar kulağa samimi gelmese de “mücadelenin süreceği” hususuna inanmaktan başka bir çare de gözükmüyor. Şimdilik!
Çekinceler ortada. Sorun belli. Sonu ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesinden feyz alınması gerektiği de ortada.
Eğer “başkanlık” uğruna mücadelenin yerini tekrar müzakere alacaksa son sözümüzü de herkesin anlayacağı dilden yazayım: Yılanla çuvala girilmez. Hala anlayamadınız mı?
MuğlaŞehir/H.KAAN KÜRŞAT GÖNÜL