Her yıl 10 Kasım sabahı, Türkiye’nin dört bir yanında bir sessizlik yayılır. Sirenler çaldığında yollar durur, insanlar susar, başlar eğilir. Bu yalnızca bir anma değildir; bir hatırlayıştır. Fakat bu sessizlik herkesin içinde aynı yankıyı bırakmaz.
Memleketin bir yanında Atatürk’ü anmak için toplanan kalabalıklar, gözleri dolan yaşlılar, okullarda şiir okuyan çocuklar vardır. Diğer yanda ise bu anmanın gereksiz olduğunu düşünenler, sessizliğe katılmayanlar, hatta alay edenler…
Bu durum yeni değil. Her dönemde benzer sesler vardı. Lakin ne ilginçtir ki, bu itirazlar bile Atatürk’ün ne kadar büyük bir kıymet olduğunu tekrar ortaya koyar. Çünkü böylesine derin iz bırakan bir şahsiyet ancak bu kadar konuşulabilir.
Onu sevenler kadar, anlamayanlar da çok. Ama mesele zaten sadece sevgi değil. Mesele, bu topraklara ne kazandırdığıdır. Dilimizdeki kelimeden sofradaki ekmeğe, öğretmenler odasından üniversite kürsüsüne kadar uzanan bir değişimin mimarı olmasıdır.
Kimileri sadece 10 Kasım’da hatırlar; kimileri her gün yaşatır. Kimileri onu bir fotoğrafta bırakır; kimileri düşüncesinde taşır. Herkesin yolu farklıdır. Ama unutmamak gerekir ki bu topraklarda özgürce konuşabiliyorsak, yazabiliyorsak, tartışabiliyorsak – hatta ona karşı çıkanlar bile bunu yapabiliyorsa – bunun zemini o yıllarda atılmıştır.
Atatürk, sadece bir kişinin değil; bir halkın ayağa kalkma iradesinin adıdır. Onu anlamamak mümkündür, ama yok saymak mümkün değildir.
Yarın yine saat 09.05’te sirenler çalacak. Kimimiz duracak, kimimiz yürümeye devam edecek. Fakat her şey olup bittikten sonra şu soru kalacak:
Bir milleti ayağa kaldıran birine sırt dönmek, acaba insanı ne kadar büyütür?
Yorumlar
Kalan Karakter: