İnsanoğlu, yaratılış itibarıyla topraktandır. Mayamızda su vardır, balçık vardır. Lakin bizi, üzerine bastığımız o kara topraktan ayıran, bizi eşref-i mahlukat (yaratılmışların en şereflisi) kılan bir sır vardır. O sır; et ve kemikten müteşekkil bedene üflenen ruh ve o ruha istikamet veren 'ülkü'dür.
Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’in, zihinlere kazınan o muazzam tespiti, işte bu hakikati suratımıza bir tokat gibi çarpar:
"Ülküsüz insan, çamurdan farkı olmayan bir varlıktır."
Ne kadar ağır, lakin ne kadar doğru bir hüküm...
Düşününüz; sabah uyanıp, akşama kadar sadece nefsinin arzuları peşinde koşan, midesini doyurmayı ve bedeni hazları tatmin etmeyi yegâne hedef bilen birinin, otlakta yayılan diğer mahlukattan ne farkı kalır? Sadece nefes alıp vermek, kalbin kan pompalaması yahut midenin çalışması "hayatta olmak" manasına gelebilir; lakin "yaşamak" bu değildir.
Yaşamak; bir derdi, bir davası, bir gayesi olmaktır.
İnsan, bir bedenden ibaret değildir. Bedeni toprağa, ruhu ise semaya aittir. Beden fanidir, çürür ve aslına, yani o "çamur" haline rücu eder. Ancak ruh, bir dava ile bir ülkü ile kanatlanırsa bakileşir.
Bir insanın hedefi yoksa, rotası olmayan bir gemiye benzer. Rüzgâr nereden eserse oraya savrulur. Böyle bir hayattan ne lezzet alınır ne de arkada bir iz bırakılır.
Ülkü sahibi olmak; "Ben niçin varım?" sualine verilmiş en vakur cevaptır.
Bu ülkü; bazen milletin ikbali için serden geçmektir, bazen Allah’ın nizamını yeryüzüne hakim kılmak (Nizam-ı Alem) için cehd etmektir. Bazen bir ilim talebesinin uykusuz gecesidir, bazen bir sanatkarın eserine nakşettiği ince bir detaydır. Ama muhakkak surette, kişinin kendi nefsinden daha kıymetli bildiği bir "mana"dır.
Ülküsüz insan, kalabalıklar içinde yalnızdır. Çünkü onu hayata bağlayan manevi halatlardan mahrumdur. Oysa bir davası olan adam, zindanda da olsa bahtiyardır, darağacında da olsa hürdür. Çünkü o bilir ki; fani ömür bitecek, lakin uğruna mücadele ettiği sancak yere düşmeyecektir.
Hayat, doğum ile ölüm arasındaki o kısa mesafeyi "anlamsız" bir boşlukla doldurmak değildir. Hayat, o boşluğa koca bir "mana" inşa etmektir.
Eğer bir insan, ardında hayırla yad edilecek bir eser, istikametini kaybetmişlere yol gösterecek bir fikir yahut vatanın bağrına dikilmiş bir fidan bırakmadan göçüp gidiyorsa, o ömür israf edilmiş demektir.
Velhasıl kelam; çamurdan yaratıldık ama çamur kalmaya gelmedik bu aleme.
Ruhumuzu bir gaye ile cilalamak, milletimize hizmetle yücelmek ve Yaradan’ın rızası istikametinde bir ömür sürmekle mükellefiz.
Hedefi olmayan okun varacağı yer meçhuldür.
Ülküsü olmayan insanın varacağı yer ise, maalesef sadece ayaklar altındaki topraktır.
Ne mutlu, fani bedenini, baki bir dava uğruna harç yapabilenlere...
Yorumlar
Kalan Karakter: