Büyük Üstad Yahya Kemal Beyatlı’nın o iki mısrası, yalnızca bir vedanın değil, aynı zamanda bir fark edişin, bir içsel muhasebenin sembolüdür:
> “Artık demir alma günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.”
Bu dizeler, insanın zamanla olan kadim ilişkisini, ayrılışın ve olgunlaşmanın metaforu olarak anlatır. Zamanın limanından demir almak, sadece bir yolculuğa çıkmak değil; duygusal, düşünsel ve varoluşsal bağlarından sıyrılmak anlamına gelir.
Zaman, insana hem en büyük ödülü hem de en ağır cezayı verir. Çünkü zaman, farkına varmayı öğretir. İnsan yaş aldıkça anlar ki, galip geldiğini sandığı pek çok savaş aslında içsel bir mağlubiyetin kılıfıdır. Kimi zaman bir toplumu sarsan büyük savaşların bile, bireyin iç dünyasında verdiği mücadele kadar derin olmadığını fark eder.
Anılar, bireyin zihninde bir tür esaret düzeni kurar. Ne gariptir ki, insan mutlu anlarını unutur, fakat acılarını özenle saklar. Bu seçici hatırlayış, insanın kendi kendine kurduğu bir zindandır. “Zaman her şeyin ilacıdır” denir ama aslında zamanın iyileştirdiği değil, unutturmayı öğrettiği bir ruh hâli oluşur.
Hayatın içinde “her şey tam olsun” arzusu, modern insanın en büyük tuzağıdır. Tamlık arayışı, eksikliği kabullenememekten doğar. Oysa eksiklik, yaratılışın doğal hâlidir. Her şeyin tamamlanma arzusu, mutsuzluğu da beraberinde getirir. Çünkü insan, mükemmellik arayışında kendi kusurlarını affedemez hale gelir.
Müptela olunan duygular, zamana prangalanmış alışkanlıklar, vazgeçilemeyen rutinler… Bunlar modern çağın görünmez zincirleridir. Oysa vazgeçmek her zaman yenilgi değildir. Bazen vazgeçmek, yeniden filizlenmenin ilk adımıdır. Budanan dallar nasıl baharda yeniden yeşerirse, insan da hayatının kuruyan kısımlarını kesmeden yeniden dirilemez.
Bugün toplum, tarihin en yorgun dönemlerinden birini yaşıyor. Maddi ve manevî kıtlık çekiyoruz. Mutluluk anlık, huzur geçici, anlam duygusu ise dağınık.
Belki de artık “demir alma günü” gelmiştir.
Kalabalıkların içinde yalnızlaşmaktan, anlamını yitirmiş ilişkilerden, zamanı hoyratça harcayan alışkanlıklardan...
Bazen gitmek, bir kaçış değil; bir varışın en sessiz hâlidir.
Sev Kardeşim — Kendine Dönüşün Sessiz Daveti
Sev… ama önce kendini.
Kendini sevmeyen bir yürek, başkasına muhabbet veremez. Sevmek, bir başkasını kutsamak değil; içsel bir diriliştir. Çünkü sevgi, dışarıdan alınan bir duygu değil, içeriden taşan bir hakikattir.
Sev sevgiyi hak eden her şeyi; doğayı, hayvanı, sessizliğin içindeki sesi. Belki o ses, arınman için bir davettir. Kimi zaman zehirli sarmaşıkları kökten kesmek gerekir; yoksa benliğini sarar, güneşini karartır, göğe bakma demeye başlar. Gerçek sevgi, insanı özgürleştirir; bağlayan değil, çözen sevgidir.
“Onsuz yapamam” dediğin her şey, aslında senin sınavındır. İnsan, en çok “vazgeçmem” dediklerinden vazgeçmeyi öğrenir. Vazgeçmek, kaybetmek değildir; kaybolmaktan kurtulmaktır.
İnsan umutlarını, hayallerini, beklentilerini değiştirdikçe yaşar. Çünkü bazen gerçeklerden değil, hayallerinden çalar. Gölgesini bile göremez, zira hep öncelikleri vardır. Sevmeye, anlamaya, dinlenmeye vakti yoktur. Hep bir yetişme hâli, bitmeyen bir koşu…
Yokuşu düz çıkmak isteyen insan, en çok kendini yorar. Oysa zikzaklı yollar, hayatın öğretmenidir; yön değiştirerek denge kurmayı öğretir. Her yolun sonu, nihayetinde aynı yere varır: insanın kendi içine.
Sev kardeşim…
Çünkü sevmek var olmanın, yaşamanın, direnmenin en sade hâlidir.
Kendini sevmek kibir değil, Yaradan’ın sana emanet ettiği canı koruma bilincidir.
Sev, çünkü sevmek diriltir.
Ve unutmamalı insan, gönül limanından demir alırken, sevgiyle yüklü bir gemiye binmişse, meçhul bile ona korku değil huzur olur...
Yolunuz gül renginde, gül kokusunda olsun her daim.

Yorumlar
Kalan Karakter: