Henüz güneş batıdan doğmuyor. Dünya hâlâ çiçeklerle bezenmiş bir tablo gibi gözlerimize nur saçıyor.
Her sabah yeniden uyanmak, nefes almak, tabiatın bize sunduğu rızka tanık olmak bile “Elhamdülillah” demek için yeterli.
Hayatımıza giren iyi ya da kötü insanlar, bazen bir imtihan bazen de bir nimet olarak bizi olgunlaştırıyor.
Çünkü hissedebiliyor olmak kırılmak, sevinmek, tartışmak, gülmek başlı başına şahika bir nimettir.
Hâlâ meyve veren ağaçlar var, hâlâ toprağa düşen tohumlar yeşerebiliyor. Şükretmek için sayısız neden önümüzde dururken, neden isyan ediyoruz?
Anlık Mutluluğun Esareti
Mutluluk dediğimiz şey, gerçekten bu kadar anlık ve doyumsuz bir duygu olmayı hak ediyor mu?
İnsan, işinden, eşinden, yaşadığı coğrafyadan, hatta çocuklarından bile şikâyet eder hâle geldi. Belki bu, umutlarını prangalamak; belki de elindekilerle yetinmeyi bilmemek…
Belki de adı konmamış bir nankörlük.
Oysa mutluluk bir sonuç değil, bir fark ediştir.
Bir tebessümün ardına saklanır bazen, bazen bir sofrada paylaşılan ekmek dilimine.
Ama biz, hep daha fazlasını ararken elimizdekilerin değerini unuturuz.
Toplumsal Bir Mutsuzluk Hastalığı mı?
Acaba toplum olarak bir mutsuzluk hastalığına mı yakalandık?
Eskiden kalemimiz bitmesin diye açmaya kıyamazdık; şimdi ise sayısız kalemin arasında eğitimin yetersiz olduğunu söylüyoruz. Doktor yetersiz, öğretmen yetersiz, aile yetersiz, dostluklar pamuk ipliğine bağlı...
Her şeyde bir eksiklik var sanki.
Peki, biz tam olarak neredeyiz bu tablonun içinde?
Ben mükemmelim kısmında mı?
Yoksa mutsuzluğun kaynağı kendi ruhumuzda mı gizli?
Asıl Eksik Olan: Ruhun Besini
İnsanoğlu kendine değer vermediği sürece huzuru bulamaz. Nefes alabilmek, çalışabilmek, rızkın peşinde koşabilmek, aslında şükür için yeterlidir. Huzur dediğimiz şey, dışarıda aranan değil; içeride inşa edilen bir hâl.
Dünya kötü bir yer mi? İnsanlar mı kötü?
Hayır. Dünya her sabah yeniden doğuyor, insanlar hâlâ tebessüm edebiliyor. Belki mesele, anlaşılma beklentilerimizde. Sen bir kalbe dokunabiliyor musun? Gün içinde bir yüzü güldürebiliyor musun? İşte bu sorunun cevabı, mutluluğun özüdür.
Ruhuna ne veriyorsun ki, ondan ne bekliyorsun?
Susuz bir toprağa çiçek ekmek mümkün mü? Ruh da aynı… Şükürle, emekle, sabırla ve sevgiyle beslenmedikçe ne huzur verir ne de huzur bulur.
Sevgi, Edep ve Toplumsal Duyarlılık
Kendini seven, herkesi sever. Çünkü Allah rızasıyla yoğrulan sevgi, karşılık beklemeden yeşerir. Bilen bilir ki; sevdiren de O’dur, sevdiren de O’na aittir.
İnsanları dinleyelim. Ama yargısız, ama içten. Birisi bize derdini anlatıyorsa, onu yüreğimize alalım. Çünkü huzur da, mutluluk da bulaşıcıdır. Paylaşıldıkça çoğalır, sarıldıkça şifa olur.
Ne var ki, bugün meşru sevgiler, temiz dostluklar elin tersiyle itiliyor. Hak katında değer görecek nice ilişkiler, toplum içinde itibarsızlaştırılıyor. Oysa insan dönüp kendi kusurunu görmek yerine dünyaya veryansın ediyor.
İnsanlar kötü, dünya daha kötü deniyor. Hâlbuki eksik olan dünyanın değil, bizim edeplerimizin sınırıdır.
Edep, yalnızca bireysel bir süs değil; toplumun tamamını kuşatan bir ahlâk ölçüsüdür.
İnsan, her hâl ve hareketiyle edebi yaşatırsa, toplumun da huzuru yeşerir.
Bugün mutluyum, huzurluyum. Çünkü hâlâ birilerine şifa olacak sözlerim var. Ve biliyorum ki onların da bana söyleyecekleri vardır. Nefes alabildiğim her an için sonsuz şükürler olsun.
Mutluluk, edebin gölgesinde boy veren bir sevgi ağacıdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: