Her sabah…
Henüz güneş doğmamışken, sokak lambalarının solgun ışıkları altında evlerinden çıkan çocuklar var bu ülkede. Okul çantaları sırtlarında, gözleri uykulu, akıllarında ise çok basit ama insanın içini acıtan bir soru:
“Burada bir terslik yok mu?
Niye bu kadar erken, niye karanlıkta okula gidiyoruz?”
Bu soru yeni değil.
Tam dokuz yıldır soruluyor.
2016 yılında Türkiye’de “kalıcı yaz saati” uygulaması başlatıldı. Gerekçe açıktı: enerji tasarrufu. O günden bu yana geçen yıllar içinde ise, tasarruf edilen şeyin enerji değil; toplumun biyolojik dengesi olduğu giderek daha net görülüyor.
Çünkü insan, diğer tüm canlılar gibi, gün ışığına göre yaşayan bir varlıktır.
Çünkü çocuk, karanlıkta öğrenmeye hazırlanamaz.
Çünkü biyoloji, kararnameyle değişmez.
Bugün Türkiye’nin özellikle batı bölgelerinde milyonlarca çocuk, kış aylarında gece sayılabilecek saatlerde evden çıkmak zorunda bırakılıyor. Aynı durum çalışan nüfus için de geçerli. Devlet dairelerinde sabah erken saatlerde fiilen kimsenin bulunmaması bile, bu düzenin yaşanan bir gerçeklik olarak kabul edilmediğinin sessiz itirafıdır.
Burada sormak zorundayız:
Bu kararı alanların ya da dokuz yıldır değiştirmeyenlerin çocukları yok mu?
Varsa, onlar da aynı karanlıkta mı yollara düşüyor?
Yoksa bazı çocuklar için sabah hâlâ aydınlık mı başlıyor?
Bu bir suçlama değildir.
Ama cevapsız kaldığında, insanın zihnini kemiren bir kuşkuya dönüşür.
Zamanla, daha ürkütücü düşünceler akla gelmeye başlıyor. Bir toplumu, dokuz yıl boyunca açıkça akla, biyolojiye ve gündelik yaşama aykırı bir düzenle yönetmek; sadece bir “yanlış” mıdır? Yoksa toplumun zihinsel ve bedensel direncini yavaş yavaş aşındıran bir alışkanlık mı yaratılmaktadır?
Kimse, “toplumu bilerek hasta etmek” gibi ağır bir niyeti kolayca ileri süremez. Ama akıl dışı bir düzenin bu kadar uzun süre sürdürülmesi, ister istemez bu korkunç ihtimali dahi düşündürür hale geliyorsa, ortada ciddiye alınması gereken bir sorun var demektir.
Üstelik bunun için bilimsel raporlara da pek ihtiyaç yoktur. İnsanlar bunu zaten yaşıyor. Sabahları uykusuz, verimsiz, sinirli; çocuklar dikkatini toparlayamıyor; trafik kazaları artıyor; eğitim performansı düşüyor. Hangi bilim dalı, yaşananı inkâr edebilir?
Peki bu düzenin hukuki dayanağı nedir?
2016’daki kalıcı yaz saati uygulaması bir kanunla değil, Enerji Bakanlığı’nın çalışmaları doğrultusunda alınmış bir Bakanlar Kurulu kararıyla hayata geçirildi. Yani bu uygulama, değiştirilemez bir kader değil; idarenin takdir yetkisine dayalı bir tercihtir. Ve hukukta idari tercihler, dokunulmaz değildir.
Anayasa devlete açık bir ödev yükler:
Kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirmek.
Şimdi dürüstçe soralım:
Karanlıkta okula gönderilen çocuklar,
Biyolojik ritmi hiçe sayılan milyonlarca çalışan,
Uykusuzluk, dikkat dağınıklığı ve verim kaybıyla yaşayan bir toplum…
Bunların hangisi bu anayasal ödevle bağdaşmaktadır?
Anayasa’nın 17. maddesi, kişinin maddi ve manevi varlığının korunmasını güvence altına alır. Sağlık, yalnızca hastane duvarları arasında aranmaz; uyku düzeni, biyolojik denge ve psikolojik iyilik hali de sağlığın ayrılmaz parçalarıdır. Hukuk bunu görmezden gelemez.
Anayasa’nın 42. maddesi ise eğitim hakkını düzenler. Eğitim, yalnızca sınıfa girmek değildir; çocuğun güvenli, sağlıklı ve öğrenmeye elverişli koşullarda okula ulaşması da bu hakkın içindedir. Karanlıkta yollara düşen çocuklar için bu koşulların ne kadar sağlandığı sorusu, hukukun sormak zorunda olduğu meşru bir sorudur.
İdarenin dayandığı “enerji tasarrufu” gerekçesi de hukuken sorgulanmalıdır. Çünkü hukuk, her idari işlemi ölçülülük ilkesine tabi tutar. Yani elde edildiği iddia edilen fayda ile katlanılan toplumsal zarar arasında makul bir denge bulunmalıdır.
Sabah saatlerinde artan aydınlatma ihtiyacı, trafik riskleri, sağlık ve eğitim üzerindeki olumsuz etkiler hesaba katılmadan kamu yararından söz etmek mümkün değildir.
Üstelik hukuk, idareye yalnızca “bir kere doğru karar alma” yükümlülüğü yüklemez. Koşullar değiştiğinde, yanlış olduğu görülen tercihi düzeltme sorumluluğu da yükler. Dokuz yıl boyunca aynı uygulamada ısrar edilmesi, artık bir takdir yetkisi değil; takdir yetkisinin donması sorununu gündeme getirir.
Zaman, insan içindir.
Güneş, kararnameyle erken doğmaz.
Çocukların biyolojisi, yönetmelikle değişmez.
Devlet aklı, hatada ısrar ederek değil; gerektiğinde geri adım atabilme erdemiyle büyür.
Dokuz yıl, bir yanlışın fark edilmesi için fazlasıyla uzun bir süredir.
Çocukların her sabah sorduğu o basit soru artık duyulmalıdır:
“Niye karanlıkta başlıyoruz hayata?”
Bu soru cevapsız kalmamalıdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: