Türkiye bugün dünyanın en ağır enflasyonlarından birini yaşayan, parası sürekli değer kaybeden, vatandaşı pazarda fileyi dolduramayan, emeklisi ay sonunu getiremeyen, esnafı vergi, kira, kredi, elektrik ve sigorta yükü altında ezilen bir ülkedir.
Böyle bir ülkede devletin ilk vazifesi kendi vatandaşını korumaktır.
Ama yapılan nedir?
Kendi vatandaşından maaşında, kirasında, kazancında, alışverişinde, mazotunda, elektriğinde, suyunda, telefonunda vergi alan devlet; dışarıdan gelene, yurt dışı gelirleri için yirmi yıl vergi istisnası tanıyor.
Bu cümle tek başına bile bir devrin siyasal röntgenidir.
Bir ülkede vatandaş nefes alırken vergi ödüyor, dışarıdan gelen sermaye sahibi yirmi yıl vergi avantajıyla karşılanıyorsa, orada mesele artık sadece ekonomi değildir.
Bu, devletin kimden yana durduğu meselesidir.
İPHONE KIRANLARIN GELDİĞİ YER: DIŞ SERMAYEYE KIRMIZI HALI
Yıllarca bu millete “yerli ve millî” dendi.
Yıllarca “dış güçler” dendi.
Yıllarca “faiz lobisi” dendi.
Yıllarca “ekonomik kurtuluş savaşı” dendi.
Yıllarca dolar bozdurma çağrıları yapıldı.
Yıllarca milletin millî duygusu, dışa karşı bağımsızlık söylemiyle diri tutuldu.
Hatta bir ara iş öyle bir noktaya geldi ki telefonlar yere atıldı. iPhone kırmak, neredeyse millî duruşun sembolü gibi sunuldu.
Peki sonra ne oldu?
Aynı siyasal çizgi, çeyrek asra yaklaşan iktidar sonunda dışarıdan gelecek varlıklı kişiye ve sermayeye yirmi yıllık vergi imtiyazı vermek zorunda kaldı.
İşte çelişkinin kalbi buradadır.
Dün “yerli ve millî” diye meydanlarda bağıran siyaset, bugün dışarıdan gelecek paraya “gel, senden yirmi yıl vergi almayacağım” diyor.
Bu, sıradan bir politika değişikliği değildir.
Bu, kendi söyleminin enkazı altında kalmaktır.
BİR ÜLKEYİ 25 YIL YÖNETİP HÂLÂ “GEL, VERGİ ALMAYACAĞIM” NOKTASINA GELMEK
Bir ülkeyi yirmi beş yıla yakın yönetmek büyük bir ayrıcalıktır.
Bu kadar uzun süre içinde hukuk düzenini kurarsınız.
Eğitim sistemini düzeltirsiniz.
Sanayiyi güçlendirirsiniz.
Yüksek teknoloji üretirsiniz.
Tarımı ayağa kaldırırsınız.
Para birimine güven kazandırırsınız.
Vergi adaletini sağlarsınız.
Mahkemeye, kuruma, kurala itimat oluşturursunuz.
Bunları yaparsanız yatırımcı zaten gelir.
Ama yirmi beş yılın sonunda yatırımcıya hâlâ “gel, senden yirmi yıl vergi almayacağım” diyorsanız, bu başarı hikâyesi değil, yönetim itirafıdır.
Bu cümlenin Türkçesi şudur:
“Ben sana hukuk güvenliğiyle, para istikrarıyla, üretim gücüyle, teknolojiyle, öngörülebilirlikle cazip bir ülke kuramadım; bari vergi almayayım da gel.”
Bu acı bir tablodur.
Ve daha acısı, bu tabloyu kuranların yıllarca millete “yerli ve millî” nutku atmış olmasıdır.
BALTALİMANI BİR TARİH KONUSU DEĞİL, BUGÜNÜN AYNASIDIR
1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması’nı yalnız tarih kitabı konusu sananlar yanılır.
Baltalimanı, bir zihniyet meselesidir.
Osmanlı Devleti o dönemde sıkışmıştı. Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa karşısında İngiltere’nin desteğine ihtiyaç duyuyordu. İngiltere ise sanayi devrimini yapmıştı; malını satacak pazar, hammadde alacak alan, tüccarına serbest hareket sahası arıyordu.
Osmanlı kısa vadeli siyasî nefes için uzun vadeli ekonomik taviz verdi.
İngiliz tüccarı Osmanlı pazarında geniş imtiyaz kazandı.
Yerli üretici korumasız kaldı.
Osmanlı pazarı dış sermaye ve dış mal karşısında açık hâle geldi.
Sonuçta devlet belki o gün nefes aldı; ama uzun vadede iktisadî bağımlılığın kapısı açıldı.
Bugün de önümüzde başka kılıkla benzer bir manzara duruyor.
O gün İngiliz tüccar vardı.
Bugün küresel sermaye var.
O gün ticaret imtiyazı vardı.
Bugün vergi imtiyazı var.
O gün Osmanlı kendi pazarını korumakta zorlanıyordu.
Bugün Türkiye kendi vatandaşını vergi adaleti içinde korumakta zorlanıyor.
O gün “İngiltere desteği lazım” deniyordu.
Bugün “yabancı sermaye gelsin” deniyor.
Ad değişti.
Ambalaj değişti.
Fakat soru aynı kaldı:
Devlet kendi vatandaşını mı koruyacak, yoksa dışarıdan gelen güç sahibine ayrıcalık mı verecek?
KAPİTÜLASYON HER ZAMAN TOPLA TÜFEKLE GELMEZ
Kapitülasyon denince insanların aklına eski antlaşmalar, yabancı devletler, konsolosluk mahkemeleri, Osmanlı’nın son dönemi gelir.
Oysa kapitülasyonun özü şudur:
Bir ülkenin kendi vatandaşına uyguladığı hukukî, malî veya iktisadî yükümlülüklerden bazı yabancı veya dış bağlantılı unsurları ayrıcalıklı biçimde muaf tutması.
Bugünkü düzenleme hukuk tekniği bakımından birebir klasik kapitülasyon değildir. Ortada yabancı devletle imzalanmış bir teslim antlaşması yoktur.
Ama ruhu bakımından ağır bir imtiyaz mantığı vardır.
Çünkü vatandaş vergi öderken dışarıdan gelene uzun süreli vergi avantajı tanınıyor.
Bu yüzden meseleyi yalnız “teşvik” diye anlatmak hakikati küçültür.
Eğer bu imtiyaz sıkı üretim, istihdam, teknoloji, ihracat ve kalıcı yatırım şartlarına bağlanmazsa; bunun adı teşvik değil, malî ayrıcalıktır.
Ve malî ayrıcalık, millî egemenliğin yumuşak karnıdır.
DEVLETİN EGEMENLİĞİ SADECE BAYRAKLA DEĞİL, VERGİYLE DE ÖLÇÜLÜR
Bir devletin egemenliği sadece sınırla, bayrakla, marşla ölçülmez.
Vergi koyma ve vergi toplama gücü de egemenliğin en somut göstergesidir.
Devlet kime vergi koyuyor?
Kime indirim yapıyor?
Kimden vazgeçiyor?
Kimi affediyor?
Kimi takip ediyor?
Kimin borcuna faiz işletiyor?
Kime yirmi yıl dokunmuyor?
Bu soruların cevabı, devletin kimin yanında durduğunu gösterir.
Bugünkü manzara çok açıktır:
Vatandaşın sırtındaki vergi yükü ağırdır.
Dolaylı vergiler hayatın her alanındadır.
Enflasyon zaten görünmeyen vergi gibi vatandaşın cebini eritmektedir.
Buna rağmen dışarıdan gelen sermaye sahibine yirmi yıllık istisna tanınmaktadır.
Bu durumda vatandaşa verilen mesaj şudur:
“Sen burada kal, çalış, öde, dayan. Dışarıdan gelen ise avantajlı gelsin.”
Buna millî ekonomi denmez.
Buna imtiyaz ekonomisi denir.
ENFLASYONUN ALTINDA EZİLEN VATANDAŞA SABIR, DIŞARIDAN GELENE VERGİ KONFORU
Türkiye’de enflasyon yalnız rakam değildir.
Enflasyon, sabah markete giden insanın akşam aynı parayla daha az şey almasıdır.
Enflasyon, emeklinin maaşının ayın ortasında bitmesidir.
Enflasyon, işçinin zam aldığı gün fakirleşmeye başlamasıdır.
Enflasyon, kiracının ev sahibinden, esnafın tedarikçiden, borçlunun bankadan, alacaklının zamandan korkmasıdır.
Enflasyon, paranın ahlakını bozar.
Enflasyon, hesabı kitabı bozar.
Enflasyon, toplumsal güveni çürütür.
Böyle bir ülkede devletin vergi adaletini kılıç gibi koruması gerekir.
Ama yapılan tam tersidir.
Vatandaş yüksek enflasyon altında ezilirken, dışarıdan gelecek yüksek gelirli kişiye uzun vadeli vergi rahatlığı sunulmaktadır.
Bu, sosyal adalet duygusunu yaralar.
Çünkü vergi sadece para değildir.
Vergi, vatandaşlık bağıdır.
Vatandaş devlete vergi öderken, “ben bu devletin ortağıyım” der.
Ama devlet dışarıdan gelene imtiyaz tanır, içeridekine yük bindirirse, vatandaş kendisini ortak değil, yük hayvanı gibi hissetmeye başlar.
Devlet ile millet arasındaki bağ işte böyle zedelenir.
“YABANCI SERMAYE GELSİN” TAMAM; AMA MEMLEKET BABANIZIN HAN ODASI MI?
Yabancı sermayeye kategorik olarak karşı çıkmak akıl işi değildir.
Elbette yatırım gelsin.
Elbette teknoloji gelsin.
Elbette ihracat artsın.
Elbette dünya ile ticaret yapılsın.
Elbette Türkiye sermaye çeksin.
Ama soru şudur:
Ne pahasına?
Eğer dışarıdan gelen kişi fabrika kuracaksa, teknoloji getirecekse, istihdam yaratacaksa, ihracat yapacaksa, üretim kapasitesini artıracaksa, buna teşvik verilir.
Buna kimse itiraz etmez.
Ama kişi yalnız parasını getirecek, gayrimenkul alacak, finansal avantajdan yararlanacak, vergisiz rahat yaşayacak, sonra şartlar bozulunca çıkıp gidecekse, bu memlekete ne kalacak?
Yükselen konut fiyatı mı?
Artan servet eşitsizliği mi?
Vergi adaletsizliği mi?
Yerli vatandaşın daha da ezilmesi mi?
Sıcak para memleket sevmez.
Sıcak para vatan bilmez.
Sıcak para avantajı sever.
Avantaj biterse gider.
Devlet aklı, sıcak paraya göre değil, milletin kalıcı menfaatine göre kurulur.
YERLİ VE MİLLÎ OLMAK MEYDANDA BAĞIRMAK DEĞİLDİR
Yerli ve millî olmak, nutuk atmak değildir.
Yerli ve millî olmak, telefon kırmak değildir.
Yerli ve millî olmak, dış güç demek değildir.
Yerli ve millî olmak, bayrak arkasına saklanıp vatandaşı vergi yükü altında ezmek hiç değildir.
Yerli ve millî olmak şudur:
Kendi çiftçini koruyacaksın.
Kendi esnafını yaşatacaksın.
Kendi işçini enflasyona ezdirmeyeceksin.
Kendi emeklini pazarda mahcup etmeyeceksin.
Kendi gencine gelecek kuracaksın.
Kendi parasına güven sağlayacaksın.
Kendi mahkemeni güvenilir kılacaksın.
Kendi vatandaşını dışarıdan gelen sermaye sahibinden daha değersiz hâle getirmeyeceksin.
Eğer bütün bunları yapamayıp sonunda dışarıdan gelene yirmi yıl vergi avantajı sunuyorsan, orada yerli ve millî söylem çökmüştür.
Geriye sadece tabelası kalmıştır.
YİRMİ YIL VERGİ İSTİSNASI, BİR NESLİN HAYATIDIR
Yirmi yıl basit bir süre değildir.
Yirmi yılda bir çocuk doğar, büyür, üniversite çağına gelir.
Yirmi yılda bir işçi gençliğini verir.
Yirmi yılda bir esnaf birkaç kriz görür.
Yirmi yılda bir emekli bütün maaşının eridiğine defalarca şahit olur.
Yirmi yılda bir ülke ya güçlenir ya çözülür.
Devlet dışarıdan gelen kişiye yirmi yıl vergi istisnası tanıyorsa, bu artık geçici teşvik değildir.
Bu, neredeyse bir kuşak boyu sürecek malî ayrıcalıktır.
Vatandaşın çocuğu vergi yükünün altında büyürken, dışarıdan gelen sermaye sahibinin geliri vergi rahatlığı içinde büyüyecekse, burada adalet duygusu ağır yara alır.
Adalet duygusu yaralanan toplumda vergi ahlakı da bozulur.
İnsanlar devlete şunu sormaya başlar:
“Ben neden ödüyorum?”
Bu soru bir kez toplumun içine düştü mü, vergi sistemi sadece kanunla ayakta kalmaz.
Çünkü vergi sistemi biraz da rızayla ayakta kalır.
Rıza biterse, devlet ile millet arasındaki ahlakî sözleşme çatlar.
BALTALİMANI’NI KİTAPLARDA OKUDUK, ŞİMDİ RESMÎ GAZETE’DE Mİ GÖRECEĞİZ?
Tarih bazen insanın karşısına aynı elbiseyle çıkmaz.
Bazen fes takmaz.
Bazen İngiliz tüccar kılığında gelmez.
Bazen padişah fermanı gibi görünmez.
Bazen modern kanun diliyle gelir.
Bazen yatırım teşviki diye gelir.
Bazen finans merkezi diye gelir.
Bazen vergi istisnası diye gelir.
Bazen varlık barışı diye gelir.
Ama öz değişmez:
Kendi insanın yük taşırken, dışarıdan gelene imtiyaz veriyorsan; kendi vatandaşın enflasyonda ezilirken, dış sermayeye uzun vadeli rahatlık sağlıyorsan; kendi üreticini, esnafını, emeklini, ücretlini korumadan küresel sermayeye özel alan açıyorsan, tarih seni uyarır.
Baltalimanı tam da bu uyarının adıdır.
Osmanlı o gün kısa vadeli siyasî nefes için ekonomik savunma hattını gevşetti.
Bugün Türkiye, kısa vadeli sermaye ihtiyacı için malî egemenlik alanında benzer bir gevşeme riskine girmektedir.
Bunun adı doğrudan kapitülasyon olmayabilir.
Ama bunun kokusu kapitülasyon kokusudur.
ASIL SORU: BU ÜLKE NEDEN BU HÂLE GELDİ?
Asıl soru şudur:
Bu ülke neden yabancı sermayeyi çekmek için bu kadar büyük vergi imtiyazına muhtaç hâle geldi?
Yirmi beş yıl boyunca bu ülkeyi kim yönetti?
Merkez Bankası politikalarını kim belirledi?
Hukuk düzenini kim şekillendirdi?
Vergi sistemini kim kurdu?
Eğitim sistemini kim değiştirdi?
Ekonomik modeli kim savundu?
Faiz politikasını kim denedi?
Kur krizlerini kim yaşattı?
Enflasyon karşısında vatandaşı kim koruyamadı?
Bu soruların cevabı havada değildir.
Bu ülkeyi çeyrek asra yakın süredir AK Parti siyaseti yönetmektedir.
O hâlde bugün varılan noktadan da öncelikle bu siyaset sorumludur.
Bu eleştiri AK Parti seçmenine değildir.
Millet hata yapabilir, umut edebilir, inanabilir, sabredebilir.
Ama iktidar eden siyaset, yirmi beş yıl sonra hâlâ “dışarıdan para gelsin diye vergi imtiyazı verelim” noktasındaysa, bunun hesabını vermek zorundadır.
Millete “yerli ve millî” deyip, sonunda dış sermayeye malî ayrıcalık açmanın hesabı sorulmalıdır.
BU BİR KANUN DEĞİL, BİR İTİRAFNAME
Bu düzenleme yalnız bir kanun maddesi değildir.
Bu, bir itirafnamedir.
Şunu itiraf etmektedir:
Türkiye’de hukuk güvenliği tek başına yetmiyor.
Para istikrarı yetmiyor.
Ekonomik öngörülebilirlik yetmiyor.
Kurumlara güven yetmiyor.
Normal yatırım ortamı yetmiyor.
O hâlde dışarıdan gelene olağanüstü vergi avantajı verelim.
Bu çok ağır bir itiraftır.
Çünkü güçlü ülke, yatırımcıyı hukukla çeker.
Güçlü ülke, yatırımcıyı güvenle çeker.
Güçlü ülke, yatırımcıyı üretim altyapısıyla çeker.
Güçlü ülke, yatırımcıyı eğitimli insanıyla çeker.
Güçlü ülke, yatırımcıyı adaletiyle çeker.
Zayıflamış ülke ise yatırımcıyı imtiyazla çağırır.
Ve imtiyazla gelen yatırımcı, çoğu zaman imtiyaz bitince gider.
SON SÖZ: MİLLETE YERLİ, SERMAYEYE MİLLÎ PİYANGO
Bugünkü tabloyu bütün cilalı cümlelerden soyarsak geriye şu kalır:
Millete yerli ve millî söylem.
Dışarıdan gelene vergi imtiyazı.
Vatandaşa sabır.
Sermayeye konfor.
Esnafa tahsilat.
Emekliye kemer sıkma.
Ücretliye enflasyon.
Dışarıdan gelene yirmi yıl vergi rahatlığı.
Bunun adı kalkınma modeli olamaz.
Bunun adı adil devlet olamaz.
Bunun adı millî ekonomi hiç olamaz.
Bu, çeyrek asırlık iktidar sonunda gelinen acı bir eşiktir.
Eğer bu düzenleme üretim, istihdam, teknoloji ve kalıcı yatırım şartlarına sıkı sıkıya bağlanmazsa; eğer vatandaşın vergi yükü hafifletilmezse; eğer içerideki insan ikinci sınıf vergi mükellefi gibi bırakılırsa, tarih bu düzenlemeyi yatırım teşviki olarak değil, “yerli ve millî” söyleminin Baltalimanı’yla imtihanı olarak yazacaktır.
Ve o gün şu hüküm verilecektir:
Bu millet bağımsızlık nutku dinledi.
Ama sonunda imtiyaz düzeni gördü.
Bu millet yerli ve millî sözüne inandı.
Ama sonunda dışarıdan gelene malî ayrıcalık tanındığını gördü.
Bu millet fedakârlığa çağrıldı.
Ama fedakârlık vatandaşa, rahatlık başkasına verildi.
İşte asıl mesele budur.
Baltalimanı geçmişte kalmış bir antlaşma değildir.
Baltalimanı, devlet aklının zayıfladığı her dönemde yeniden dirilen bir zihniyettir.
Bugün önümüzde duran tehlike de budur:
İki yüz yıl sonra aynı kapıya yeniden dayanmak.
Ve bu defa kapıyı dışarıdan biri zorlamadan, içeriden kendi elimizle açmak.
Av. Sefer Gök
Yorumlar
Kalan Karakter: